Kapitalizmin de bir iş ahlakı vardır. Mesela Max Weber, ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nda bunun çerçevesini çizmeye çalışır. Burada bir girişimci ruhu çizilir; risk alan, özgürlükçü, devletin sınırlarını zorlayarak sivil alan açan, buluşçu, yenilikçiliğe açık, demokrasi yanlısı ve daha pek çok nitelik sayılır. Ama nitelikler arasında ‘devletin kölesi’, ‘iktidarın oyuncağı’ gibi nitelikler asla yer almaz. Bu kapitalizm tarihi boyunca hiç görülmemiş bir ‘saf’ burjuva tarifidir ama genel olarak gelişmiş ülkelerde kapitalistler ve şirketler dünyası, kendi kar maksimizasyonları ve hissedarlarının çıkarları doğrultusunda çalışır. Beğenin, beğenmeyin, kapitalizmin temel kuralı budur. Gelişmiş olmayan ve da despotik ülkelerde ise, zaten burjuvazi laf olsun diye vardır, aslında bunlar ‘semirmiş kabzımal’ ve ‘vampir esnaf’ gibi bir şeydir, ceberrut devletin yere attığı kırıntılarla beslenen, garip organizmalardır. Halkın vergilerinden beslenen devlet, bunları da ihalelerle besler. Ya da ceberrutluğuyla tehdit ederek yola getirir. İşte bu tip şirketler, devletin sınırlarını çizdiği küçük kümesin, ‘büyük horozları’ olarak da tarif edilebilirler. Tüyleri parlak olsa da, hastalıklıdırlar.


Bilgi Çağı’nda, hele ki bu çağın lokomotif sektörü olan iletişimde faaliyet gösteren şirketlerin ise, mesela klasik sektörde faaliyet gösteren şirketlere göre, çok daha özgürlükçü ve iktidardan bağımsız, halkın özellikle de genç jenerasyonların taleplerine yanıt verecek esneklikte olması beklenir. Hele ki bu şirketler, halka açık ve hatta hisseleri uluslararası piyasalarda işlem görüyorsa, çok çok daha esnek ve özgürlükçü bir yapıda, bir ‘öğrenen organizma’ olmaları gerekir.


‘Öğrenen organizma’ mı, yapma ya!..


Bu şirketlerin iş geliştirme, yatırımcı ilişkileri, halkla ilişkiler birimleri vardır. Yine bu şirketlerin, milyonlar harcayıp, çoğu ‘lafazan’ management ve manketing gurularını Türkiye’ye çağırıp, ‘inovasyon’, ‘öğrenen organizma’, ‘Bilgi Çağı’nda enformasyon sistemleri’ gibi janjanlı seminerler düzenlediği sıkça görülür. Burada yönetim ya da pazarlama yerine ‘management’ ve ‘marketing’ diyoruz ki pek havalı olsun!.. Mesela bu şirketlerin ‘yatırımcı ilişkileri birimi’ yöneticileri ağızlarını şeffaflıktan açar, ‘bilginin paşdaşlarla anlık paylaşımı’yla devam eder, konuyu nasıl kapattığını kendisi de pek bilmez... Mesela bu şirketlerin müşteri ilişkileri yönetmenleri (artık böyle hoş unvanlar var yani), müşteri sadakati ve müşteri memnuniyetine ‘butik yaklaşım’dan söz ederler. Yani neredeyse her müşteriye özel bir yaklaşım!.. Ve genelde bunların hemen hepsi, ezberlenmiş, birebir yurtdışında gelişmiş kapitalist ülkelerin iş kültüründen apartılmış ezberlerdir. Zaten bir ekonomi muhabiri, herhangi bir toplantıda, biraz sıkıştıran bir soru sorsa, tel tel dökülürler, zira ezber soruları sevmez! Ama bunu soran muhbir çıkmaz, zira malum o sektörde pek fena haldedir.

 

İletişimini kaybetmiş sektör


Şu sıralar ülkemizde, iletişim sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin önemli bir bölümü, işte yukarıda tarif edildiği gibi, sektörün yapısal ve organik gerekliliklerini bir köşeye koymuş, iktidarın hegemonyası altında, çok garip işler çeviriyor. Keyfine göre yayın kesebiliyor, keyfine göre hissedarlarına danışmadan ‘sosyal sorumluluk’ projelerine oluk oluk para akıtıyor, yine kafasına göre ‘beleş’ hizmetler sunuyor. Kime sorarak, mesela ulusal ve küresel hissedarlarına mı sorarak, hayır! Müşterilerinin eğilimlerine yönelik bir anket yaparak mı, tabii ki hayır. Onlar kimseye bir şey sormadan, sorgusuz sualsiz, bir yerlerden emirler alarak ya da emir hükmünde ricalar üzerine bunu yapıyorlar. Yine ne hissedarlarını bilgilendirerek ne de müşteri eğilimi alarak, 2 bin-3 bin satan gazetelere, en düşük müşteri profilinin izlediği TV kanallarına ilan yağdırıyorlar.

Ve müşterilerden tepkiler geldiğinde ne yapıyorlar biliyor musunuz? Yine müşterilerin parası ve hissedarların kar paylarından harcayarak, tehditkar davalar açıyorlar. Söz gelimi ülkenin en az yüzde 50’sinin midesi bulanarak icraatlarını izlediği bazı sözde sivil toplum kuruluşlarına milyarlar akıttıkları için, bizzat müşterileri tarafından eleştirildiklerinde, açıklama yapmak yerine tendit davalarına sarılarak... Bunu ağızlarından düşürmedikleri ‘müşteri memnuniyeti’ ya da  ‘müşteri sadakati’ adına yapmadıkları belli. Ama ‘bürokrat memnuniyeti’ ve ‘hükümet sadakati’ adına yaptıklarını tahmin etmek hiç de güç olmasa gerek.

 

Müşteriyi kapsamayan çıkar oyundan


İşte bu yüzden, Avrasya ve Ortadoğu Bölgesi diye adı geçen, müthiş bir büyüme potansiyeli olan bir ekonomik ortamda, liderliğe oynamak varken, göreceğiz ki orta vadede bu Türk şirketlerini geçecek pek çok yabancı şirket çıkacak ortaya... Zira küresel ekonomi ve zorlu rekabet koşulları, kapitalizmin ve sektörün temel kurallarına uymayan şirketleri çöpe atar. Ha bu arada büyük olasılıkla ulusal pazarda da müşteri kaybı artarak sürer. Hisselerin değeri düşer, belki birileri mahkemeye gider!

Buçuklu işler, buçuklu kalır bu şirketler dünyasında... 4.5G, emirle bile olsa bir mantığı olan girişimdi belki... Ama onu sulandırıp 4.5Ğ yaparsanız, kapsama alanı dışında kalmanız muhtemeldir. Önce müşterinin, sonra hissedarın ve sounda ulusal ve küresel pazarın... Haydi durmak yok, yola devam... 4.5Ğ ile kesintisiz bağlanın iktidara!..

 

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.