İçimiz acıyor. Yanıyoruz. Ateş yalnızca düştüğü yeri yakmıyor. Herkesi, ‘insanlık’ denen ortak değerlerden nasibini almış tüm bireyleri yakıyor, kavuruyor.

Bu, toplumumuzun dünden bugüne çektiği acılar değil. Bu acıyı yıllardır yaşıyoruz. Dağlarımızda, kıyılarımızda, kentlerimizde insanlar, bombalarla, kurşunlarla parçalanıyor, mülteci zavallılar azgın dalgalarda boğuluyorlar. Kadınlarımız (ah o kadınlarımız!), gençlerimiz (ah o gençlerimiz), çocuklarımız (ah o çocuklarımız) ölüyorlar, ölüyorlar, ölüyorlar...

Ve biz buna bir çare bulamıyoruz. Ağlıyoruz, inliyoruz, buna sebep olan, bilinen, bilinmeyen güçlere lanetler okuyoruz; Olmuyor, olmuyor bu çektiğimiz acıya bir çare bulamıyoruz.
Bu hissettiğimize neden ‘acı’ diyoruz? Temsil misal, neden ‘ağrı’ demiyoruz? Başka dillerde bu acıyla, ağrıyı ayıran bir kelime var mı bilmiyorum. Arapçada var. Konumuz olan bu acıya Arapçada “teessür” diyorlar. ‘Teessür’ sözlükte, ‘kederli ve üzüntülü olarak hislenme’, ‘içlenme’ olarak tanımlanıyor.

Teessür, ‘esr’ kökünden geliyor. ‘Esaret’ de öyle. Esaret, yani kölelik ve tutsaklık kavramları ile teessür kelimeleri akraba. Bu nedenle ben, teessürün, yani bizim çektiğimiz acıların bir çeşit köleliğin, tutsaklığın sonucu olduğunu düşünmeye başlıyorum. “Esaretin de çeşitleri olur mu?” demeyin. Tabii ki olur. Mesela ‘paranın esiri’ olunur. Para için her şeyi yapanlar vardır. Mesela ‘aşkın esiri’ olunabilir. İkisine birden esir olanlar vardır. Bunlar: ‘Parayı verene’, “Şems’in Mevlana’ya yanışı gibi yanmışım” derler. Örnekler sonsuzdur. ‘İktidar aşkı’ en belalı olandır. Bu aşk  uğruna, o iktidara bir kez sahip olanlar, bir daha bırakmamak için dünya âlemi yakıp yıkmaktan çekinmezler.
Bizde böyle bir aşk yoktur. Biz maşukumuz halkımıza sevgimizi Namık Kemal gibi anlatırız:
“Sen zanneder misin ki benim hep elemlerim
Heyhat, ben nevaib-i eyyamı inlerim”*

Bu acılarımızın yanında bir de ‘Buruk Acı’mız var. Geçenlerde kaybettiğimiz şair Sennur Sezer’in ünlü şarkı sözünden bir deyiş. Ben bu ‘buruk acıyı’ hep, ‘ağlasam mı, gülsem mi’ diye algılarım. Evet, şimdi biz hepimiz, bir de böyle tarifsiz ‘buruk acılar’ içindeyiz. Bizi yönetenlerin, ‘yarasalar gibi karanlıktan korkuyorlar’, ‘Bizim İslam anlayışımız IŞİD’le 360 derece karşıttır’, ‘İntihar bombacısını yakalayıp adalete teslim ettik’ diyen Profesör unvanlı Başbakan’ın; yabancı gazetecilere “Siz Akdeniz’e White Sea dersiniz?” diyerek  dünya coğrafyasını alt üst eden ve ‘van minüts’ diye atarlanarak Ortadoğu siyasetini tarumar eden bir ‘Reis’in yönetiminde biz bir de ‘büyük acılarımız’ yanında böyle ‘buruk acılara’ gark oluyoruz.

Ne olur bir düşünün, biz bunu hak ediyor muyuz ey dostlar!
 *nevaib-i eyyam: günlerin belaları
Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.