Doğu’nun ve İslam dünyasının evrensel ün kazanmış şairi Firdevsi’nin Şehnamesi şahane bir eserdir.

Mahlası Firdevsi, adı Ebulkasım’dır.

Dihkan ailesinden, soylu ve hali vakti yerinde bir kişiydi.

Şehnameyi yazmaya 974 yılında başladı.

999, yani tahminen 15 yıl sonra tamamladı.

İsfahan Valisi’ne gönderdi.

İkinci defa elden geçirildikten sonra da Gazneli Sultan Mahmud’a sunuldu.

Gazneli Mahmud da İran’ın eski tarihinin şiir olarak yazmasını istediği ünlü şair Unsuri’den istemiş, şair de bunu ancak Firdevsi’nin yapabileceğini anlatmıştı.

Saray’a gelen Firdevsi, Saray Baş Şairi sıfatıyla Unsuri tarafından son bir bilgi testine tabi tutulur.

Kendisi ‘şen’ hecesiyle biten üç satırı okur, Firdevsi dört mısra ile sınavı geçer.

Sultan beğendiği şiirlerin her beyti için veziri Meymendi’ye ödeme için talimat verir.

Ama bu olmaz.

Firdevsi 15 yılın sonunda 60 bin beyitlik, evet tam 60 bin beyitlik Şehnamesini tamamlar.

Sultan Mahmut inancının gereği, ödemeyi altın değil gümüş ile yapar.

Buna üzülen Firdevsi 60 bin gümüşün üçte birini parayı getiren Sultan Mahmud’un gözdesi Ayaz’a, üçte birini gittiği hamamcıya, üçte birini de şerbetçiye bağışlar.

Hayata küserek, Gazne’den ayrılır ve Herat’a bir dostunun yanına göçer.

İşin iç yüzünü öğrenen Sultan Mahmut kitabının karşılığı 60 bin altını Bağdat’tan Tus şehrine dönen Firdevsi’ye gönderir.

Ama altın kervanı şehre girmek üzere iken, Firdevsi hayata gözlerini yumar.

Geriye İran tarihini anlatan 60 bin beyitlik Şarkın İlayda’sı tadında eseri kalır.

Firdevsi, şiir tadında olaylar ve kişiler üzerinden yürüyerek özellikle devlet adamlarına ‘öğütler’ verir.

Tabii öğüt alana…

Devlet adamlığı ve aile temasının işlendiği Mihrab’ın eşi Sinduht ile kızının macerasının anlatıldığı ‘aile, devlet adamı’ hikâyesi ise ‘ders alanlar’ için önemli.

Hele ki günümüzde…

Yetiştirdiğin ağaçlar tabutun olur

Mihrab şen ve şakrak geldiği sarayında eşi Sinduht’a ‘Rüyanda ne gördün de yanakların böyle sararmış, solmuş’ diye sorar.

Sinduht, Mihrab’a şöyle seslenir.

“Bizim zengin hazinemiz, mallarımız, tam takımlı Arap atlarımız,

Şu mamur sarayımız, dostlarımız,

Sadık uşaklarımız, tacımız, padişahlara yaraşan tahtımız,

Şu yüzlerimiz, servi gibi boyumuz, posumuz, adımız ve ünümüz,

Refahımız ve düzenimiz, günden güne eksiliyor.

Ben, bütün bunları çok, ama pek çok düşünüyorum.

Çünkü bu gidişle, bunları günün birinde ister istemez düşmanların eline bırakacağız.

Üstelik bizim bunca zahmetlerimiz de havaya gidecek.

Bütün bunlardan bizim nasibimiz, daracık bir tabut olacak; diktiğimiz ağacın yemişi bize zehir, başkalarına deva olacak.

Bu ağacı biz diktik, suladık, zahmetini biz çektik; tahtımızı ve hazinelerimizi tuttuk onun yanına astık.

Tam büyüyüp güneşe doğru yükseldiği ve gölge vermeye başladığı sırada, yemişlerle dolu tepesi toprağa doğru yıkılmaya başladı.

Bizim sonumuz zaten bu idi.

Biz bundan sonra, nerede barınacağız bilmem.”

Mihrab da, eşi Sinduht’a şöyle cevap verir:

Sen bu sözleri yeni sözler gibi söylüyorsun.

Oysaki bunlar eski sözlerdir.

Bu iğreti dünya, hep böyledir.

Kimini düşürür, kimini de sağlıkla yaşatır.

Biri gider, öteki gelir.

Feleğin sillesini yemeyeni gördün mü?

İnsanın gönlünü sıkmakla tasası azalmaz ve bu hususta, adaletli Tanrı ile savaşmaya kalkışmak olmaz.

Bu sözleri söyledikten sonra servi boylu servi boylu Sinduht başını eğdi.

Nergis gibi gözleriyle gül gibi yanaklarını ıslatarak dedi ki;

‘Eyy, çok akıllı padişah. Başımızın çaresine bakmak gerek. Felek, hep böyle dönmez.’

Bu hikâye kime mi?

Hepimize!

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.