Bu sorunun cevabı zor… Yenildi dersek, Gezi Parkı için canlarını vermiş, gözlerini kaybetmiş insanlara haksızlık etmiş oluruz. Üstelik Gezi Parkı da hala yerinde duruyor…  Belki de yenilmedi ama şekil değiştirdi demek daha doğru… Hayatta her şeyin olduğu gibi…     Biliyoruz ki şu ahir ömrümüzde görüp göreceğimiz devrimdir Gezi… Plansız, hesapsız, muktedirlere karşı halkın kendiliğinden gerçekleştirdiği bir itirazdır. Belki de bu ülkedeki en masum, çocuksu, samimi, tabiri caizse temiz eylemdir. Üç-beş ağaç için başlamıştır gerçekten, sonra karşısındaki geri adım atmayan inadı görünce direnişe dönüşmüştür.         Gezi isyanı kimsenin kendisi için bir şey istemediği -söz konusu olan ağaçlar ve korunması gereken bir parktır- ama herkesin aslında kendi yaşam tarzını, hayat hakkını savunduğu kolektif bir eylemdir. Bu isyanı eşsiz kılan ve adeta destanlaştıran da işte budur.         Herkesin bir hikâyesi var Gezi ile ilgili…    Biz yaşadıkça da unutulmayacak en azından, anlatılıp duracak… İlk ne zaman duymuştuk Gezi Parkı’ndaki olayları? Mahalledeki arkadaşların ağaçlar kesilmesin diye nöbete çağırdığı gece, 27 Mayıs’ta.         Parktaki dört-beş ağacın kesildiğini gören mahalleli etrafa haber vermiş, parka daha fazla zarar verilmesini önlemek için geceyi çadır kurup parkta geçirmişti. Ertesi gün Sırrı Süreyya Önder iş makinalarının önüne geçip çalışmaları engelledi.  Akşam iç çıkışı gidip parkta oturduğumuzu hatırlıyorum. Kalabalıktı, 15-20 tane çadır kurulmuştu, insanlar parkı terk etmeme konusunda kararlıydı. Çevik kuvvet parka girince, çimenlerde oturup şarkı söyleyen insanlar ıslık çalıp protesto etti. Polis parktan dışarı çıktı. Ama o gece sabaha karşı gelen zabıtalar çadırları yakıp insanları döverek hastanelik etti.     Aynı gün yani 29 Mayıs 2013 günü, üçüncü köprünün ismini açıkladı dönemin Başbakanı Erdoğan; Yavuz Sultan Selim…    Tarihte Alevilere yönelik katliamlarıyla hatırlanan bir padişahın isminin yeni köprüye verilmesi insanların hoşuna gitmedi. Ama köprü inşaatının açılışı sırasında Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı’nı kurtarmak için uğraşanlara ‘Ne yaparsanız yapın. Orası için karar verdik. Yapacağız" deyince tepkiler arttı. Sonraki iki gün polis, parka ve protestoculara sert bir şekilde müdahale etti.    1 Haziran’da görülmemiş bir şekilde, Anadolu yakasında toplanan binlerce kişi Boğaziçi Köprüsü’nden yürüyerek geçti. Aynı gün binlerce taraftar grubu, Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi İstiklal Caddesi’nde omuz omuza yürüdü. Zaten böyleydi Gezi günleri… Birbirini tanımayan insanlar kendiliğinden yola çıkmış, Taksim’e doğru yürürken birlik olmuştu. Kahvede oturan gençler, işsiz oyuncular, ünlü tiyatrocular, yıkılıp otel yapılacağı söylenen hastanenin doktorları, yüzlerini televizyon ekranlarında görmeye alıştığımız popüler sanatçılar, mahallenin elektrikçisi, kahvecisi, caminin eski imamının oğlu hep beraber yürümüştü.    Ön taraftan arkaya doğru dalga dalga yayılıyordu sloganlar. Herkes bıçak kemiğe dayanmış gibi bağırıyordu, iş olsun diye değil. Yerler biraz önce atılmış gaz bombalarının boş kapsülleriyle doluydu. Polis insanların meydana çıkmasını, parka ulaşmasını engellemeye çalışıyordu. Komikti aslında ama gülemiyorduk, parka girmek yasaklanmıştı!    Ama pes etmedi insanlar, zorladılar barikatları, parka girmeyi başardılar. Sonraki 15 gün boyunca, direniş kırılana kadar da parktan çıkmadılar. ‘Ölsem de gam yemem artık’ cümlelerini çok duyduk o günlerde. Kısa sürse de başka bir hayatın mümkün olabileceğini görmüştük.    Ama polisin parkı boşaltmak için orantısız güçle saldırmasına, hedef gözeterek ateş açmasına dayanamadık, direnemedik. Zaten nerde görülmüş Toma’nın, gaz bombalarının karşısında deniz gözlüğü ve işportadan alınmış maskelerle durulduğu? Biz devletin ceberut yüzüyle tanışalı çok olmuştu. Yeni kuşaklar da tanışacaktı elbet… Gezi’den çok şey kazandık. Gezi ile çok kişiyi de kaybettik.    Gezi olmasaydı hukuksuzluk ve adaletsizliğe karşı mücadele, dayanışma, yan yana durma, boyun eğmeme gibi mefhumlar bugünkü anlamlarını taşımayacaktı. Ama misal, Mehmet, Ethem, Abdocan, Medeni, Ali İsmail, Ahmet, Hasan Ferit, Berkin ve kaybettiğimiz diğer canlar yaşıyor olacaktı.      Gezi’den sonra sokak eylemlerinin durmasının en büyük sebebi ‘bunların vicdanı yok, iktidarlarını kaybetmemek için her şeyi yaparlar. Hepimizi gözlerini kırpmadan öldürürler’ duygusunun açıkça konuşulmasa da fark edilmeye başlanması oldu. Açık pencere camlarından evlere gaz bombaları düştükçe, bir tür kırılma yaşandı.     Şu bir gerçek ki 2013’ün Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında fark var. Yine de 31 Mayıs’ta İstiklal Caddesi’nde gördüğümüz kalabalık bir umut yarattı içimizde geleceğe dair.    Yakınlarını kaybetmiş insanlar bilir, Gezi aileleri de biliyor:    Asıl biz unutursak ölür onlar!
Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.