Kumpas davalarının mağduru Dursun Çiçek: Dün biz mağdurduk, bugün binler mağdur

CHP İstanbul Milletvekili emekli Albay Dr. Dursun Çiçek verdiği röportajda sözde tatbikat yalanıyla çıkarılan harp okulu öğrencileri ve masum askerlere yapılan işkencelerin hesabının sorulacağını söyledi.

Kumpas davalarının mağduru Dursun Çiçek: Dün biz mağdurduk, bugün binler mağdur

CHP İstanbul Milletvekili emekli Albay Dr. Dursun Çiçek verdiği röportajda sözde tatbikat yalanıyla çıkarılan harp okulu öğrencileri ve masum askerlere yapılan işkencelerin hesabının sorulacağını söyledi.

07 Temmuz 2017 Cuma 18:36
640 Okunma
Kumpas davalarının mağduru Dursun Çiçek: Dün biz mağdurduk, bugün binler mağdur


Kamuoyunda Balyoz, Ergenekon ve Askeri Casusluk Davaları olarak da bilinen kumpas davalarının mağduru CHP İstanbul Milletvekili emekli Albay Dr. Dursun Çiçek, Toplumsal Haber’den Ali Avcu’ya yaptığı değerlendirmede. 15 Temmuz gecesinin Amerika’nın Irak’a müdahale ettiği yıllarda Saddam yanlısı askerlerin insanların hapishanelere atılması esnasında üst üste yığıldığı, işkence edildiği, kulaklarının kesildiği, üzerlerine sıcak, soğuk suların döküldüğü insanlık dışı sahneleri hatırlattığını, Mehmetçik, Harbiyeli ve düşük rütbeli askerlerin aileleri tarafından devlete emanet edildiğini belirterek Devletin ve komutanların bu emanetleri koruyup, kollayıp, eğitip ailelerine teslim ederek terhis etmesinin gerektiğini savunup hakimleri, savcıları, yetkili yetkisiz herkesi göreve çağırıp Mehmetçik ile ailelerinin mağduriyetlerinin giderilmesini istedi.

ASKERLER VE AİLELER MAĞDUR DURUMDA

Sayın Dursun Çiçek, FETÖ Kumpas davalarının mağdurlarından birisisiniz. 15 Temmuz darbe girişimi esnasında kandırılarak olay yerlerine götürülen erlerin bir kısmı linç edilerek öldürüldü, bir kısmı ise halen cezaevlerinde darbe girişiminde bulundukları gerekçesiyle tutuklu. Bu konuda bize neler anlatabilirsiniz?

Mehmetçik, Harbiyeli ve düşük rütbeli askerler aileleri tarafından devlete emanettir. Onları gözümüz gibi korumamız lazım. Üç yıl İskenderun’da deniz eğitim alay komutanlığı yaptım. Dolayısıyla insanların o emaneti koruyup, kollayıp, eğitip ailelerine teslim ederek terhis etmesinin gerek olduğunu biliyorum. Her asker, bu millete ve bu ailelere vefa borcudur. O açıdan o gece “tatbikat var, terör saldırısı var” diye sokağa çıkarılmış, halkla karşı karşıya getirilmiş, linç edilmiş askerler ve aileler çok mağdur durumdalar. Hakimleri, savcıları, yetkili yetkisiz herkesi göreve çağırıyoruz. Bu anlamda adaletin sağlanması için herkes elinden geleni yapmalı. Bir an önce özellikle tutuklu olanlar ailelerine kavuşturulmalı, o gece haksız yere insanlık dışı muameleye kalanların da bu muameleyi yapanların da bir an öne hesap vereceği günler gelmeli. Çünkü Türkiye bir hukuk devleti, herkes suçluyu alır yakalar adalete teslim eder. Yoksa, kendisi ceza vermeye kalkarsa, suç oluşur ve kişi suç işlemiş olur. Dolayısıyla bu gençlerin vatan nöbeti, vatan hizmeti için Türk silahlı kuvvetlerine katılmış insanların bir an önce adaletin tecellisi açısından tutuksuz yargılanması ve ailelerine teslim edilmesi gerekir. Bu konuda savcı ve hakimleri göreve davet ediyoruz.

ERLER DARBE YAPABİLİR Mİ?

Hepimiz askerlik yaptık. Erlerin ve düşük rütbeli askerlerin ne darbeden haberleri vardır ne de darbe yapmak için iradeleri söz konusudur. Erler emir komuta içerisinde verilen emirlere uyarlar. Bunu her Türk erkeği bilir. Kadınlar ise eşleri ve aileleri tarafından anlatılanlardan bilirler. O açıdan erleri ve düşük rütbeli askerlerin darbeden sorumlu tutmak vicdanen mümkün değil. Hukuken de bir suç oluşması için kasıt olması lazım. Bilerek, isteyerek olay yerine gitmesi lazım. Şu an hakim, savcı yada kolluk kuvvetleri suç işlemektedir. Canlı tanık yapmak için ise tutuksuz olarak salınabilirler, gerekli adli kontroller çerçevesinde

ERLERİN KOMUTANLARININ VERDİĞİ EMİRLERİ SORGULAMA HAKKI VAR MI?

“Tatbikat var, terör olayı” var dendiğinde ne sorun olsun ki? Bu durum komutanlar için de açıktır. Bir üstü mesela Albay, Albayın üstü Tugay komutanı. Tuğgeneral Tugay komutanı “Şuraya gideceksin” dediğinde eğer Albay bir şüphe belirtir ise en fazla yazılı bir emir ister. Hukuka aykırı bir emir olduğunu düşünüyor ise “Ben bunu yapamam, yazılı emir ver” der. Yazılı emir aldığında da onun suçu biter çünkü elinde yazılı bir emir vardır. Verilen emri yapmak durumundadır. Dolayısıyla mahkeme olduğunda, yargılama olduğunda o emri hakim ya da savcıya ibraz ettiğinde suç oluşmaz.

Peki, bu durum ordu içerisinde özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından emir komutada bir çözülme olabilir mi?

Bakın bu çok istisnai bir durum. Ben 35 sene Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yaptım, böyle bir hukuk dışı bir emir ile karşılaşmadım. Yazılı bir emir istemek durumunda kalmadan Kurmay Albay rütbesine kadar yükseldim. Dolayısıyla böyle istisnai durumlarda eğer verilen emir askerin kafasına yatmıyor ise, suç olduğuna inanıyor ise, örneğin dedi ki “Vatandaşa ateş et”. Şimdi ateş ettiğinde ölümler olacak, yaralanmalar olacak. Tabii ki burada Mehmetçik de olsa burada yazılı emir ister istemesi lazım veya ateş etmemesi lazım. O gece yaşanan, ateş edilen olaylarda tabii sivil vatandaşların da sorumluluğu var. Hepsi askerlik yaptı, Mehmetçik’in elinde silah, silahını koruyacak, kendisini koruyacak. Bir grup bir de saldırgan bir grup üzerine doğru geliyor. İçgüdüsel olarak önce kendisini korumak için önce havaya, sonra ayağına ateş eder. Bu durumu yaratmamak lazım. Darbe girişimi gecesi tankı teslim almak, askerin elindeki silahı teslim almak gibi hareket tarzları yanlış. Kuşatılsın, enterne edilsin. Komutanları teslim olmaları için kışlaya dönmeleri için ikna etmeye çalışıyorlar. Silahsız insanların silahlı insanları derdest etmeye kalkması pek akılcı bir karar değil.

O gece askerlere linç girişimlerinde bulunması, siviller tarafından kemerlerle dövülmesi özellikle Boğaz Köprüsü’nde bir askerin boğazının kesilmesi olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi bu olaylar bana çok acı bir gerçeği hatırlatıyor. Amerika’nın Irak’a müdahale ettiği yıllarda Saddam yanlısı askerlerin insanların hapishanelere atılması esnasında üst üste yığıldığı, işkence edildiği, kulaklarının kesildiği üzerlerine sıcak soğuk suların döküldüğü insanlık dışı sahneler bizim Türkiye Cumhuriyeti’ne, 90 yıllık, bir asırlık cumhuriyete yakışmıyor. Her polis, jandarma, kolluk kuvvetleri suçluyu yakaladıklarında hareket tarzları bellidir. Alır, yakalar, yargıya teslim eder. Yargı da tutuklar ve cezaevine koyar. Hesabını hukuk sorar, hakim sorar. Dolayısıyla herkes suçlu olarak düşündüğü insanları yakalayıp insanlık dışı yollar ile cezasını vermeye kalkarsa bizim Irak’tan, Suriye’den ne farkımız kalır? Nerede kalır 100 yıllık cumhuriyet, nerede kalır 100 yıllık demokrasi, hukuk devleti? Dolayısıyla bunlar yanlıştır, bu yanlışı yapanlar da hukuk karşısında millete hesabını vermelidir.

O gece ben de sokaktaydım ve bazı şeylere tanık oldum. Bazı sivillerde örgütlülük gibi bir durum vardı. Polislerin elinden alıp erleri linç etmeye çalışan sivil gruplar gördüm. Bunlar planlı eylemler olabilir mi?

Sanmıyorum, olağan gelişmiştir. Biliyorsunuz ki çocuk tacizleri, hunharca cinayet gibi durumlarda üç saat içinde böyle gruplar oluşabiliyor. Dolayısıyla bunun planlı değil de, 3 saat içerisinde özellikle siyasetçilerin de çağrılarıyla oluşmuş anlık bir tepki olarak görüyorum.

Geçtiğimiz günlerde medyaya da yansıyan, polisler tarafından sivillere dağıtılan silahlara hakkında ne düşünüyorsunuz?

O gece çok olağanüstü bir geceydi. Emniyet müdüründen de dinledim, helikopterlerle uğraşıyorlar, karşı taraf yasaların dışına çıkmış... Biz terörle birlikte yaşıyoruz. Terörü yapanlara karşı bir hukuk işlemiyor ama onunla mücadele eden askere “Önce havaya ateş et, sonra bacağına ateş et”... O arada kendisi şehit oluyor. Yani olağanüstü durumlarda mücadele görevlilerine bazı olağanüstü yetkiler verilebilir fakat durumu etkisiz hale getirinceye kadar. Polisin derdest ettiği askeri öğrenciyi, harbiyeliyi, mehmetçiği linç etmek insanlık suçudur. Bu bambaşka bir şey ve onlar tabii ki hesap vermelidirler.

Ailelerden de dinlediğim kadarıyla linç edilen askerlerin çoğu teslim olduktan sonra linç edilmiş.

Zaten kemerle dövülenler de teslim olmuşlardı. Dolayısıyla burada insani duyguların örtbas edilip hayvani duyguların ortaya çıktığı bir durum yaşadık.

Sivil grupların içerisinde orduya kin duyan ve bu durumu fırsat bilip ortaya çıkanlar olabilir mi?

Tabii geçmişte duydukları şeyler, ordunun dinsiz olduğu ve ibadet etmek isteyenlere baskı ve işkence yapıldığı gibi söylentiler, insanların kafasında asker kıyafetli herkese karşı bir peşin hüküm oluşturmuş durumda olabilir. Bunda siyasilerin de payı var. Ama şunu unutmasınlar ki yarın onların da oğulları kardeşleri silah altına alınacak. Nasıl o üniformayı giydikleri anda onlar suçlu olmayacaksa, üniformayı giyen herkes de suçlu değildir. Onlar da insandır, onların da canı vardır, duyguları ve hakları vardır. Dolayısıyla burada asker elbisesi giyenden ziyade asker elbisesini düşmanca görenlerin yaptığı yanlıştır.

Askere saldıran, linç girişiminde bulunan kişilerin sosyal medyada görüntüleri var fakat bunlar hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Aksine, bu kişiler gazi olarak nitelendirilip devlet tarafından maaşa bağlandılar. Bu durum hakkında ne diyeceksiniz?

Sürecin henüz birinci senesine geliyoruz ve bu uzun bir süreç. İnsanlık dışı davranışlarda bulunanlardan hesap sorulması uzun bir süreç. Hala OHAL şartlarındayız. Dolayısıyla bu konuyu soruşturan savcılar delil topluyorlar. Aileler, avukatlar bu konu için çalışıyor. Yakın zamanda böyle davalar da göreceğiz. Türk milleti bu suçları işleyenlerden hesap soracak ve sormak zorunda.

OHAL şartları kalktığında bir hesaplaşma mı göreceğiz?

Tabii. Yaralar çok taze. Onlar iyileştiğinde, unutulduğunda bu kez o gece hukuk dışı, yasa dışı, insanlık dışı eylemlerde bulunanların hesapları görülecek.

Normal sürece döndüğümüzde, şu anda haksız yere tutuklu bulunan, gözaltına alınan, linç edilen ve öldürülen erler için devletten bir tazminat hakkı doğar mı?

Tazminat hakkı devletten ziyade onları tatbikat ya da terör saldırısı diye kandırıp bu duruma getirenlerden çıkar. Önce devlet öder, sonra rücu eder ve onlardan alır. Tazminat hakları var yani. Bizi haksızlığa uğratan FETÖ savcıları ve hakimleri hakkında biz tazminat davası açıyoruz, kazanıyoruz, devlet bize ödüyor sonra da rücu edip onlardan alıyor. Dolayısıyla aynı şey mağdur olan aileler ve evlatlar için de söz konusu. Onlar hem ceza hem tazminat davası açacak ve kazanacaklar. Önce devlet ödeyecek, sonra da bunu yaptıranlardan tahsil ederek devletin zararını engelleyecek.

Görüştüğümüz aileler “Çocuklarımız gideceği kışlaları kendileri belirlemedi. Vatan haini olan komutanların atamasını biz yapmadık, maaşlarını da biz ödemiyoruz. Çocuklarımız boş yere bedel ödedi ve hala ödeyenler var. Bu yüzden hem devlete hem Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kırgınız.” diyorlar.

Ben bu konuda TSK ve devleti ayrı tutuyorum. Çünkü o geceyi kurum olarak TSK yaşatmadı. O geceyi yaşatan, TSK’nın içine yıllarca yerleştirilmiş bir terör örgütüdür. Dolayısıyla örgütün militanlarının sorumlu olması lazım. Tabii komutanların da komutanlık sorumlulukları; gözetleme sorumluluğu, astlarını koruma sorumluluğu var. Devleti ayıklamak lazım çünkü devlet bütün kurumlarıyla bizim de parçası olduğumuz bir unsur. Devletin içinde görevini yapmayan istihbaratçı, kolluk görevlisi, denetlemeci; FETÖ unsurlarını ayıklamayan, yardım ve yataklık eden siyasetçi vb. hepsinin sorumluluğu var. Fakat devlet, biliyorsunuz, soyut bir kavramdır. Suçun somut olması lazım. İşleyen ve mağdur olarak somut olması gerekiyor. Burada mağdur belli, fail kim? Fail de mağduru korumayan, tatbikat var diyerek alanlara çıkaran, köprüye getiren FETÖ militanı askerler.

Fakat bu FETÖ militanı askerleri TSK’ya yerleştiren yine devlet değilmiydi?

Devlet diyemeyiz. Bunlar kişiler, siyasetçiler. Kumpas davalarından örnek verirsek o davaların bir savcısı vardı, şu an cumhurbaşkanı; o davaların bir avukatı vardı, Deniz Baykal, şu an ana muhalefet partisi milletvekili. Şimdi biz kumpas davalarından bahsedersek kim suçlu? Davanın savcısı suçlu, kişi olarak. Yoksa Cumhurbaşkanlığı suçlu, başbakanlık suçlu diyemeyiz. Suç kişiseldir, bireyseldir dolayısıyla şahıs olarak o zaman davaların savcısı olan kimse, o davalarda yaşanan mağduriyetlerden birebir suçludur. Avukatı olan kişi de hukuğu ve mağdurları savunduğu için suçlu değildir. Bugün linç edilen erleri savunmak çok zordur fakat biz savunuyoruz. Geçmişte Ergenekon’u, o düzmece davaları savunmak da çok zordu çünkü hemen Ergenekoncu damgası yiyordunuz. Fakat yine de bu dürüstlüğü gösterenler vardı. Bir hakim vardı, Ergenekon davalarına, tutuklamalarına itiraz etti ve şimdi şerefiyle, onuruyla yaşıyor. Öbürleri nerde? Bir kısmı cezaevinde, bir kısmı firar etti. Dolayısıyla suçluluk ve suçsuzluk bireyseldir. Devleti ya da bir tüzel kişiliği suçlu ilan etmek mümkün değildir. Kurumu yönetenler, karar makamında olanlar suçludur.

Siz de orduda Kurmaylık rütbesine kadar yükselmiş birisiniz. Bunları hiç farkedemediniz mi?

Biz bunları fark ettik, rapor ettik, tedbir istedik, Yüksek Askeri Şura’da atmak için listeler hazırladık fakat her zaman, özellikle şu 15 yılda, iktidar “Bunlar inançlı insanlar, alnı secde gören insanlar; ordu dine karşı, bunlara baskı yapıyor, başörtüsüne engel oluyor” gibi FETÖ söylemleriyle karşımıza çıktı ve onları koruyup kolladı. Sadece bu iktidar da değil, öncekiler de öyle. 40 senelik bir devlet kurumlarına sızmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla siyaset bu konuda bizleri pasifize etti, alınan tedbirleri etkisiz hale getirdi, en sonunda kumpas davalarıyla bu konularda dik duran, mücadele eden binlerce askeri hapsederek diğerlerini de korkuttu ve FETÖ’nün önünü açarak 10 yıl içinde 30 yılda kazandıklarının üstünde bir başarı elde ettiler. 15 Temmuz’da devlete kafa tutacak, hükümeti devirmeye çalışacak kadar kendilerini güçlü hissettiler. Burada esas sorumluluk siyasetçilerindir, ülkeyi yönetenlerindir fakat komutanların sorumlulukları da asla unutulmamalı. Onların da gözetme, astlarını koruma, tedbir alma gibi sorumlulukları vardır. Tabii ki siyasetçilere göre sorumlulukları biraz daha hafiftir.

Dikkatimi çeken bir şey daha var. 12 Eylül darbesini çocuk olmama rağmen hatırlıyorum. Şu ana kadar dünyanın hiçbir yerinde gün batmadan bir darbe girişimi sanırım olmadı. İnsanlar evlerine gidiyordu ki yolları kapattılar. İnsanların evine gitmeleri gerekirken bunu engellediler. Dolayısıyla bu durum soru işaretileri yarattı. Siz ne düşünüyorsunuz?

Olağan bir şey değil. MİT’e yapılan ihbarla beraber Genelkurmay Başkanlığı’nın kışla dışına asker ve araç çıkışının yasaklanması hakkında emir yayınlamasıyla beraber aceleye getirildi. Onlar “Bu emir herkese giderse kimseyi kışladan çıkaramayız o halde hemen başlayalım ki emrin gitmediği yerlerden asker, tank, uçak, helikopter çıkaralım” diye düşündüler. Zaten bu ihbar darbenin başarı şansını çok büyük ölçüde azaltmıştır ve alınan tedbirler darbeyi bitirmiştir. Akşama denk gelmesinin sebebi de bu ihbardır.

CHP Genel Başkanı “Kontrollü darbe” söylemini kullanıyor

Fakat buna açıklık da getiriyor. Kontrollü darbe söyleminden kastı “O gece biliyorlardı fakat engellemediler” düşüncesinden ziyade öncesinde, “Kumpas davaları ve diğer süreçlerde FETÖ’nün sızmasına izin veren hükümet bunlarla mücadele etmedi, tedbir almadı ve bu durum 15 Temmuz’a kadar bunları güçlendirdi ve o kadar güçlü hissettiler ki darbe yapmaya kadar gitti. Bu hazırlık sürecinde pasif durumda oldu, kararlı davranmadı aksine bunlara yardım ve yataklık etti, güç ve makam verdi ve 15 Temmuz’un hazırlayıcısı oldu.” idi. Dün akşamki yayında da ifade etti. Yoksa biliyorlardı, engellemediler değil. Zaten öğrendikleri anda Genelkurmay emir yayınladı, hükümet tedbir aldı. Tabii ki çok geç oldu fakat yapıldı. Şimdi Genelkurmay Başkanı “Ben darbe girişimini öğrendim, emir yayınladım, araç çıkışını yasakladım, dışarıdaki askerler de kışlaya dönsün dedim, başka ne yapacağım? Genelkurmay Başkanı olarak silah alıp nöbet mi tutacağım?” diyor. Onun yapabileceği o kadar. Emir yayınlayıp bu tür şeylere karşı tedbir almak, onu da yaptı zaten. Zaten bu emir verildiği için darbe gece 3’te değil akşam 9’da başladı.

Buradan Türk milletine, er ailelerine bir mesajınız var mı?

Türkiye 100 yıllık demokratik, laik bir hukuk devleti. Dolayısıyla suçu olanlar mutlaka cezasını hukuk çerçevesinde çekmeli. Bu ilkelere sahip çıkmazsak, herkes kendi hukukunu yaratmaya çalışırsa, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu yaratmaya çalışırsa herkes mağdur olablir. Dün biz mağdurduk, bugün binler mağdur. Bu anlayış sürdürülürse yarın herkes mağdur olabilir. Güncel bir konu olarak Ankara’dan bir “Adalet Yürüyüşü” başlattık, bugün 16. günü. Adalet çok kutsal bir kavram ve herkesin buna sahip çıkması, destek vermesi lazım. Adalet olmayan bir ülkede kimse yaşamak istemez çünkü kimsenin hak ve özgürlükleri garanti altında değildir. Temeli hukuk ve adalet olan ve mahkemelerde yazdığı gibi “Adalet mülkün temelidir” ilkesine uygun bir cumhuriyette yaşamak istiyorsak, herkes hukuki çerçevede ve yasalara uygun hareket etmelidir. Bunu sağlamak için de hep birlikte bu mücadeleye destek vermeliyiz.


Önerilen Haberler
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.