Milli Eğitim Bakanlığı için 'Allah korusun' demişti şimdi görev başında!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan yeni kabinede Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilen Ziya Selçuk, 2013'te gazeteci Tuğba Tekerek'in "Diyelim ki Milli Eğitim Bakanısınız..." sorusuna, "Allah korusun" yanıtını vermiş.

Milli Eğitim Bakanlığı için 'Allah korusun' demişti şimdi görev başında!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan yeni kabinede Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilen Ziya Selçuk, 2013'te gazeteci Tuğba Tekerek'in "Diyelim ki Milli Eğitim Bakanısınız..." sorusuna, "Allah korusun" yanıtını vermiş.

10 Temmuz 2018 Salı 12:52
Milli Eğitim Bakanlığı için 'Allah korusun' demişti şimdi görev başında!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'nde Milli Eğitim Bakanı olarak Prof. Dr. Ziya Selçuk'a görev verdi. 2003-2006 yılları arasında Hüseyin Çelik döneminde Milli Eğitim Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı'nı yapmış olan Prof Dr. Ziya Selçuk, yıllarca Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde dersler verdi. Selçuk, Şu anda TED Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi.

​Selçuk'un Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilmesinin ardından gazeteci Tuğba Tekerek, Twitter hesabından 2013 yılında yaptığı bir röportajı paylaştı.

Tekerek'in sorduğu "Diyelim ki Milli Eğitim Bakanısınız…" sorusuna "Allah korusun" yanıtı veren Selçuk'un açıklamaları özetle şöyle:

Siz diyelim ki Milli Eğitim Bakanısınız…

Allah korusun!

Sistemi sınav odaklı olmaktan nasıl çıkarırsınız?

Tedrici olarak önce lise giriş, sonra üniversite giriş sınavıyla ilgili üç dört yıllık bir perspektifimiz olabilir. Şu anda 100 çocuğun 100'ü de liselere giriş sınavına girsin isteniyor. Ama bu çocukların yüzde 96'sının bu tür sınavlara girmeye ihtiyacı yok. Çünkü o çocuklar zaten en başarılı yüzde bir dilimindeki öğrencileri alan okullara giremeyecekler. Gidebilecekleri okullar zaten açık. O nedenle sınava sadece not ortalaması 4.5 ve üzeri olan çocukları alırım. Kazananlara çok iyi bir eğitim vermek isterim, çünkü benim entelektüel sermayem orası. Avrupa şampiyonu bir çocuğa verilen yüzme dersiyle, "Her çocuk yüzmeyi öğrenmeli" diye verdiğimiz yüzme dersi farklıdır sonuçta.

Sınava almadığınız öğrenciler ne yapacak?

Mahalle mektebine gidecek ama iyi eğitim alacaklar. Ben zaten okullar arasındaki farkı azaltmış olacağım, öğretmeni, bilgisayarı vereceğim. Bu sistem Avustralya'da ve pek çok ülkede uygulanıyor. Bunlar yeni şeyler değil ve Türkiye bunu kaldırabilecek güce sahip.

Üniversiteye giriş nasıl olacak?

Üniversiteler kendi sınavlarını bireysel olarak ya da gruplar halinde lokal olarak yapacak. Bu sınavlar yılda birkaç kere olacak. Böylece dershaneyi besleyen sınav yapısı başka normlarla değişecek.

Hangi normlarla değişecek?

ABD yüksek öğretimin kralı. Orada SAT diye merkezi sınav var, ama üniversiteye girişte etkisi yüzde 12'yi geçmez. Üniversiteler "Benim bir talebede beklediğim başka özellikler var" diyor. Öğrenciye "Mezun olduğun okulun başarısı ne? Herhangi bir toplum hizmetinde bulundun mu? Enstrüman çalıyor musun?" diye soruyor. Biz de ÖSS'nin ağırlığını önce yüzde 50-60 yaparız. Sonra yavaş yavaş üniversiteler daha çok inisiyatif sahibi olur. Örneğin bir sporcuyu sınava girmediği halde doğrudan alabilir. ABD'de 1859'da kurulmuş 12 bin öğrencili bir üniversite var. Öğrencilerinin tamamı işitme engelli. O kadar özelleşmiş. Bizim tüm üniversitelerimiz ise tek tip. Hiçbir bölgesel özelliği olan üniversitemiz yok. Üniversiteleri yaşamla sahici bir iletişime girebilecek tarzda dönüştürmek lazım.

Milli Eğitim'in Cumhuriyet boyunca dokunulabilir bir alan olmaması nasıl bir eğitim sistemi yarattı bugün geldiğimiz noktada?

Donmuş ve sahici olmayan bir eğitim sistemi. Güvenlik kaygısıyla her şey bloke edilince sahici bir eğitim sistemi olmaz. Sahici olmayınca da gerçek yaşam sahnesine insan yetiştiremez. Oysa ki eğitimin doğası gereği mevsimler gibi sürekli değişmesi, dönüşmesi gerekir.

Donmamış olsaydı nasıl bir eğitim sistemimiz olurdu?

Donmamış olsaydı Türkiye Atatürk dönemindeki eğitim üretim ilişkisini geliştirirdi. Örneğin o dönemde köy enstitüleri sahici bir eğitim iradesinin göstergesiydi. Ama bu eğitim-üretim ilişkisi Atatürk'ten sonra çok zayıfladı. Eğer darbeler olmasaydı, Türkiye daha demokratik bir ortamı bulabilseydi, eğitimin hesap verebilen, sorgulanabilen, dönüşebilen bir yapısı olurdu. Merkezi bir karakter yerine, yerinden yönetimin ağırlıklı olduğu bir yapısı olurdu. Türkiye'nin coğrafyasına benzer şekilde, farklı eğitim modelleri, okul tipleri, eğitim anlayışları, felsefeleri çıkabilirdi.

"AK Parti'nin bir medeniyet tasavvuru yok" mu diyorsunuz?

Medeniyet tasavvuru çok kolay bir şey değildir. Söylemde bir medeniyetten söz edilebilir ama bu, yaşayan bir medeniyet değilse sadece tarihsel değeri vardır. Sayın Başbakan'ın konuşmalarında kullandığı kelimelerin doğum tarihine, Türkçe'ye giriş tarihine bakın. Eğer ekonomiyle ilgili bir konuşmaysa doğum tarihi çok yakınlardadır. Ama kültürle, sosyal meselelerle ilgili bir şeyse 11'inci asırdan bu tarafa gelir. Bu zihinsel iklimi ortaya koyuyor. Biz şu anda kopya ve moda bir takım terimlerle, tamamen işgal edilmiş kavramlarla yeni bir medeniyet tasavvuru da, eğitim sistemi de ortaya koyamayız. Ama dediğim gibi medeniyet tasavvuru bir partinin tek başına yapabileceği bir şey değildir.

Hiç etkileri yok mudur?

Partiler başlatıcı bir işlev üstlenip öncülük yapabilirler. Egemen kültürün kendisini evrensel kültür diye pazarlamasına karşı bir duruşa ve yaratıcı sentezlere ihtiyacımız var.Ama ne yazık ki böyle bir çaba göremiyoruz, zihnimizin dijital kapitalizmle yeniden işgal edildiği bir dönemi yaşıyoruz.

Medeniyet tasavvuru yoluna girmek için ne yapmak gerekiyor?

Bu çok ciddi tartışmaları hatta çatışmaları gerektiren bir konu. Türkiye kavgalarını bitirmedi daha. Bu çatışmayı yaşadıktan sonra ya da eş zamanlı olarak bir kavramsal temel ve bunun dile dönüşmüş terminolojik kurgusunu çalışmamız lazım. Ki bu söylediğim anayasa temelli bir toplumsal sözleşmedir. Türkiye'nin toplumsal sözleşmesi ve anayasaya yansımış bir ortak paydası yok henüz.

Medeniyet tasavvuru için neleri tartışmamız gerekiyor?

Bir defa biz insandan ne anlıyoruz? İnsan tanımımız yok bizim. Liberal dünya diyor ki, ben "homo economicus" anlıyorum. Çin diyor ki "Ben sosyalist piyasa diye bir şey çıkardım. Bunu güçlendirecek bir insanla ilgileniyorum." Peki Türkiye'nin tarzı ne? Biz ekonomi için insan yetiştirmek mi istiyoruz? Sınava adam hazırlamak mı istiyoruz? Sadece öbür dünyaya yönelik bir insan tipi mi istiyoruz?

Başbakan "Dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz" diyor.

Ben dindar olmayı bu ülkenin ortak paydası olarak görmüyorum. "Dindar değilim" diyor bazıları. Bunun yerine insanların ortak paydasıyla ilgili bir arayışa girmek lazım ki bu ahlak anlayışıdır. Ateistin de Budist'in de Hristiyan'ın da Müslümanın da herkesin bir ahlak telakkisi vardır ve bu evrensel bir temel oluşturur.

İmam Hatip okullarının sayısının arttırılması farklı bir medeniyet tasavvuruyla atılmış bir adım mıdır?

Sosyal bütünlüğü sağlamaya hizmet eder İmam Hatip yapısı. Fakat İmam Hatipler yeni bir medeniyet tasavvuruna hizmet etmeyi bırakın, onu engelleyen bir işleve sahiptir. Dini tefekkürün, dini düşüncenin yeniden inşası için, yeni bir felsefe alanının açılabilmesi için bizim geleneğin bürokrasisine sokulmuş olan din algımızın dönüştürülmesi lazım. İmam Hatipler din alanındaki müesses nizamdır. Bu nizam kendini korumaya çalışırken aslında dini tefekkürün tekamülünü engeller.

Önerilen Haberler
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.