banner54

Yalçın Küçük’ün “Kurtuluş Yazısı”

18 Mart 2013 Pazartesi 16:40

Sadık Albayrak'ın Yurt Kültür'de yayınlanan yazısıdır.

Yalçın Küçük’ün “Kurtuluş Yazısı”
B. SADIK ALBAYRAK - Yalçın Küçük ile ilk sarsıcı karşılaşmam “Kurtuluş Yazısı”yla oldu. Öncesi vardı, ama “Kurtuluş Yazısı” benim de kurtuluşum olmuştu. İlk okuduğum yazısı, 1981’de Yazko Edebiyat’ta yayımlanan “Bir Ahlak Dersi” olabilir. Aysel Özakın’ın “Genç Kız ve Ölüm” romanını eleştiriyordu. Daha sonra bu eleştiriyi ve başkalarını “Bilim ve Edebiyat”ta, bu büyük kaynakta kana kana okuyacaktım.

Yalçın Küçük’le maceram şöyle başlamıştı. 1980’lerin ortasında, üniversitede, Yalçın Küçük’ün “Eylülist Rejim” adını verdiği 12 Eylül Darbesinin yıkımına karşı örgütlenmeye çalışıyorduk. Çevremdekilerden onunla ilgili hep alaycı sözler duyuyordum. Gülerek, “Beyninin çalışmasını yavaşlatmak için ilaç kullanıyormuş” diyorlardı. Yazdığı koca koca kitapları bu alayla bir çırpıda silmiş oluyorlardı. Kantinlerde, öğrenci evlerinde sabah akşam siyaset konuşuyorduk. Yeni yeni çıkan dergileri altını çizerek baştan sona okuyor ve bunları okumuş olmakla siyaset yaptığımızı düşünüyorduk. Ama görünmez bir çit, okuduğumuz dergileri ayırıyordu; bizim olanlar ve başka grupların dergileri. Bizimkiler hep doğruları yazarken, ötekiler saçmalıyorlardı. Bu sıralarda güçlü bir yankıyla “Toplumsal Kurtuluş” dergisi yayımlanmıştı. Soru şuydu: Yalçın Küçük, solun eski tüfeklerini de yanına alarak yeni bir hareket mi kuruyordu?

Coşkulu bilim ve politika

Bir gün bir arkadaşımın kitaplığında Türkiye Üzerine Tezler’in ikinci cildine rastladım. “Beyninin hızını yavaşlatmak zorunda kalan” şu kaçık adamın neler saçmaladığını merak etmiştim. Başlamamla kendimi kaptırıp bitirmem bir olmuştu. Yüzlerce kaynağı inceleyerek soğuk savaşın başlatıcılarından biri haline gelen bir Türkiye’yi gösteriyordu. Önsözündeki harika benzetmeyle Türkiye tarihini eski ceketi tersyüz eden bir terzi gibi yeniden kuruyordu.Hiçbir satırında “saçmalama” bulamamıştım.

Soluğu arkadaşımda aldım; ikinci ciltten okumaya başladığım Tezler’in birincisi var mıydı? Onu da kısa sürede okumuştum. Arkadaşımın belki de sayfalarını açmadan kitaplığına dizdiği Yalçın Küçük kitaplarından üçüncüsü bir edebiyat meraklısı olarak beni daha çok ilgilendiriyordu: “Bilim ve Edebiyat”. 1987 ya da 88’de okuduğum kitabın 1982 tarihli önsözünde şunlar yazıyordu: “Coşkuyu tekrar bilime ve politikaya sokmak gerekiyor. Coşkunun ve duyarlılığın, teorik politika ve bilimin, vazgeçilmez bir öğesi olması gerektiğini söylüyorum. Çünkü coşku ve duyarlılık insan olmanın vazgeçilmez öğeleri arasında yer alıyor. Kaldı ki, coşku olmayınca aklı ne edeyim?” Yalçın Küçük’ün kitapları baştan başa coşku ve duyarlılık kaynağıdır. Coşkusunu okuyana hemen geçirirler. Üç kitabını okuduktan sonra kantin tartışmalarında sık sık araya giriyordum; “Yalçın Küçük, bu konuda şöyle yazıyor…”

Sözcüklerden heykel yapan adam

Okudukça ve tartıştıkça arkadaşlarımdan uzaklaşıyordum. Artık ödünç almayı bırakmış, kendi Yalçın Küçük kitaplığımı kurmaya karar vermiştim. Gazetelerden tartışmalarını okuduğum “Aydın Üzerine Tezler”e başlamıştım. Eksiği hızla kapatıyordum. Yalçın Küçük’ün yazma biçemi bu konuda olağanüstü yardımcıdır. Koca koca bilimsel çalışmaları bir roman heyecanıyla okutmayı başarır. Bir kitabının Önsöz’ünde şunları yazıyor: “Sırlar’da sözcüklerden heykeller yapmaya çalıştım.

“Bilimi hep heykel yapma olarak düşünüyorum.” Bu sözcüklerden heykellerin çekiciliği karşısında, Yalçın Küçük’ün onlara düşürdüğü ışığın aydınlatıcılığında, öğrenme sevinciyle dolup taşarak, koca koca kitapları su gibi okursunuz. Onun soruları ve soru sorma yöntemi belli bir okuma birikiminden sonra size de geçer. Sorularla bakmaya başlarsınız olup bitenlere.

Eksikleri kapatmaya çalışırken, en önemli kaybımın birkaç yılını kaçırdığım Toplumsal Kurtuluş dergisi olduğunu anlamıştım. İşte, bu sırada imdadıma “Kurtuluş Yazısı” yetişti. Yalçın Küçük, dergideki yazılarını bir araya getirmişti. Güncel siyasi gelişmeler, ekonomi politik bakışla, güçlü bir tarihsel birikimle ve coşku dolu bir dille çözümleniyordu. Kaçırdığım dergileri bir solukta okumuş sayılırdım. Türkiye Üzerine Tezler ile Aydın Üzerine Tezler’e, “Kurtuluş Yazısı” günümüzün tezleştirilmesini ekliyordu denebilir. Kasım 1988 tarihli Önsöz’de şu saptama var: “Türkiye’yi (…) toplumsal bilimin en mümbit topraklarından biri olarak görüyorum. Bilim, Türkiye’de bakanın üzerine yıkılıyor.”Bilimsel bakışın ve coşkulu politikanın merceğinde adım adım Türkiye ve dünyayı okuyan bir kitaptı bu. “Kurtuluş Yazısı”, bugün yeniden okunduğunda Yalçın Küçük’ün daha sonra geliştireceği ve bazıları için koca kitaplar yazacağı tezlerinin ve düşüncelerinin ilk filizlerinin burada atıldığı görülecektir.

Görücü ya da haberci

Toplumsal Kurtuluş olağanüstü bir dergiydi; sık sık yayımlanmadığı için sürekli bayilerde aranan, çıkar çıkmaz da Yalçın küçük kitapları gibi soluk soluğa okunan bir dergi.

Köyden tirenle uzun yaz tatili dönüşü, Eskişehir’de, İstanbul’a kadar sabredemeden gazete bayisinden Toplumsal Kurtuluş aradığımı hatırlıyorum. Bulamamıştım. “Öğrenmeyi büyük bir sevinç haline getirmek zorundayız. Öğretmeni toplumun en büyük onuru sayan bir düzen kurmak durumundayız.” diyordu kitabın bir yerinde. Öğretmenin itilip kakıldığı, sermaye kulu yapılmaya çalışıldığı bugün bu zorunluluk daha da büyümüş olarak önümüzde duruyor.

“Basın yönetimin bir parçasıdır” saptamasını yirmi beş yıl önce yazmıştı Yalçın küçük. Sovyet sosyalizmi henüz çözülmeden, 1988 güzünde “Kurtuluş Yazısı”nın önsözüne şu kaydı da düşmüş: “Dünyaya ileri sosyalizm gerekiyor. İleri sosyalizmi, belli aşamaları geçtikten sonra ilerleyen sosyalizm olarak anlamıyorum. Başlarken daha ilerden çıkan sosyalizm olarak düşünüyorum. Türkiye’de bu şansı görüyorum.” Geçenlerde, Yalçın Küçük, Abide-i Hürriyet’teki duruşmalarından birinde, “ben görücüyüm” demişti. Halkımız için gerçekleri görür ve gösteririm. Yeni kitaplarından biri, “Haberci” bu işlevinin kırk yıllık bir dökümünü çıkarıyor. Gelişmeleri çözümlemek, gelecekte olabilecekleri önceden haber vermek… Haberci’nin çağrışımlarından birinin peygamber olduğunu biliyoruz. “Yüce Gök’e şükürler olsun”; Yalçın Küçük’ün yaşamı ve eylemine baktığımızda nice peygambere parmak ısırtacak zenginlikte olduğunu görürüz. Siyasal’ın kantininde şiir sohbetleri, Fikir Kulüpleri, 28-29 Nisan Kalkışması, Hapishane hücreleri, siyasi polisin DAL’ları, Bekaa’nın patikaları, ABD’nin üniversiteleri, İngiltere Birmingham, Paris, Dünya Bankası, 60’larda Planlama, ODTÜ, TİP, 74’te Kıbrıs’ta savaşan orduda “Kabadayı Asteğmen” ve kitaplar, kitaplar, kitaplar… Yorulmak bilmez bir fikir jeneratörü...

“Bir Yeni Cumhuriyet İçin”

Yalçın Küçük’ün en ünlü haberlerinden biri,1980 12 Eylül darbesinden bir hafta önce yayımlanan kitabı, “Bir Yeni Cumhuriyet İçin”de verdiği dincileşme ve darbe haberidir: “Türkiye’de lüks tüketim için üretim ve gerçekten lüks tüketim için harcama alanları açılmaktadır. Bu yüzden Türkiye ekonomisi, artık fakirleşen işçi ve emekçiler için, İslam’ın ‘tevekkül felsefesine’ daha çok muhtaç duruma gelmektedir.

“Siyasal iktisadın duygusuz fakat açıklayıcı mantığıyla bakınca ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Ufukta İslam var. Aslında İslamcı baskı şimdi de var. Ufukta olan daha derin bir dinsellik’tir.” Devamında şunu da okuyoruz: “Şimdi çok daha kapsamlı bir askeri müdahalenin, bunun tersini yapması mümkün. Tersi şu: Erbakan’ı, Türkiye’nin siyaset sahnesinden silip Erbakan’ın temsil ettiği İslamcı-dinsel politikayı daha yoğun bir biçimde uygulamak.” Bu öngörüleri içeren kitabın kapağında sermayedarı simgeleyen bir şapkanın altından kıllı bacakları çıkmış ve Türkiye haritasının oyulduğu bin liralık banknotun üzerine çöreklenmiş bir örümcek resmi vardı. Otuz yılımızın fotoğrafı. Darbeyle birlikte kitap toplatıldı, Yalçın Küçük,Sultanahmet hapishanesine kapatıldı. Haberci ya da görücü olmanın cezasını çekmeye o yıllardan başladı. Yargılandığı davada iddianameye, “şeytana papucunu ters giydirecek kadar zeki” olduğunu yazdıran bu kitap bugün hâlâ “yasak”tır.

“Küfür Romanları” ile “Estetik Hesaplaşma” sıcağı sıcağına eylülist edebiyat ve estetiğin içyüzünü sergiliyordu. Roman imgelerinin insanı nasıl hiçleşmeye sürüklediğini, direnen ve başkaldıran insana edebiyatta edilen küfürleri bıçak gibi bir dille göstermişti. İnsanın ve insanı oluşturan temel ahlaki, estetik değerlerin yıkım dönemine girdiğimizin haberini almıştık bu kitaplardan. Bu karanlık sürecin nasıl tırmandığını, kitapların yeni baskısında, “Cumhuriyete Karşı Küfür Romanları”nda bütün acımasızlığıyla görecektik. Yalçın Küçük, otuz yıl sonra yazılan “Şebeke”de, sistemin edebi, estetik, ekonomi politik ağının görücülüğünü üstlenecekti.

Cahiliye devrinde kitaptan bomba yapmak

Biz Yalçın Küçük okurları, Toplumsal Kurtuluş dergilerini merakla bekler gibi, Hoca’nın yeni kitaplarını bekleriz. Yalçın Küçük, bizim okuma hızımızdan hızlı kitap yazar. Bir kitabının önsözünde neredeyse haftada bir kitap yetiştirme gerekliliği duyduğundan söz eder.

Bu kadar okuduktan sonra Yalçın Küçük’le tanışmanın bir yolunu bulmalıydım artık. Gazetede bir ilan gördüm: “Yalçın Küçük Gülhane Parkı’nda kitaplarını imzalıyor.” Kız arkadaşımla evdeki bütün kitapları götürmeye utandık, bir bölümünü yüklendik. Kadıköy’den bir demet gül aldık. Gülhane’ye geldik. Bizim için şans olmalı, etkinlik iyi duyurulmamıştı ve pek gelen yoktu. Hoca’yla ilk buluşmamızda bir saatten fazla sohbet edebilmiştik. Artık gazetelerden Yalçın Küçük’ün davalarını takip etmeye başlamıştım. İstanbul DGM Gülhane’nin karşısındaydı; bir duruşmasında orda yakalamıştım. 1993’te Paris’e gitmeden, Önsözlerinde sözü geçen Karakusunlar Köyündeki evine gidecek, İnsancıl için uzun bir söyleşi yapma şansı da bulacaktım. Tezler’in Osmanlı tarihi bölümünü yazmayı planladığını anlatıyordu heyecanla. Bu araştırmalarını sonraki kitaplarının birçoğunda okuduk: İkişer ciltlik “Tekeliyet” ile “İsyan”da; daha sonra Silivri hapishanesinde yeniden yazdığı “Atamanoğlu Fatih”te. 2000’lerden sonra yakın tarihin “Sırlar”ını çözmeye ağırlık verdi. “Gizli Tarih” serisi tezlere eklendi: “Çöküş” ile “Fitne” bu büyük yazarın doymak bilmez öğrenme ve öğretme tutkusunun yeni örnekleri oldu.

Yalçın Küçük ne yazarsa yazsın hep emekçi halkı için kurtuluş yazısı yazdı. Nisan 1992’de kitabın ikinci baskısına önsözde şu var: “Kurtuluş Yazısı” olmadan kurtuluş hareketi olmaz; ben sadece buna işaret ediyorum. Hep bunu söylüyorum.” Bu yazıyı yazmanın bütün zorluklarını, tehlikelerini göze aldı. Hapishanelerde, mahkeme salonlarında, emperyalizmin duvarları karşısında hep dimdik durdu. Nâzım’ın deyişiyle, silahlı milletimiz gelip zapt edene kadar meydanı, o duvarları yıkıncaya dek dimdik durmaya devam edecek. Kulaklarımız Haberci’de, “yakındır” haberlerini duyar gibiyiz.

Yorum Gönder

@name x