banner82

“Olmak” ve “sahip olmak” bu iki durum insanın doğuştan sahip olduğu bir olanak. Bu olanaklarla ilgili tartışma antikçağ filozoflardan beri süreduruyor. Felsefe, bilim, edebiyat ve toplum sistemlerinin neredeyse tamamı insan ruhunun işlenmesi ve kişinin “insan olma” yönüne odaklıdır. En azından saf amaçları budur demek yanlış olmaz. Peki, kültürel, siyasal, ruhsal olarak toplumlar ve kişiler “olmak” ve “sahip olmak” zincirinin neresinde ya da hangi ucunda?

Kendi adıma bu sorunun en önemli kaynağının, gerek politik gerek ruhsal, gerekse de cinsel anlamda iktidar veya iktidarsızlıkla, yine aynı şekilde kişi için iktidar veya iktidarsızlığın da sadece hedonizm odaklı bir yaşam sürdürme ile ilgili düşünüyorum.

Çünkü hedonisttik bir yaşam, sürekli olarak istem odaklı çalışır ve “kutsal bir boşluk” gibi hiçbir zaman doymak bilmediği için de iktidarsızlığın kaynağı olur. Onun için çoğu zaman istem yanımızın amacı “olmak değil” sürekli “sahip olmak ” yani iktidar olmaktır. Bu mekanizma performans odaklı olduğu için de sürekli ister.

Peki, olmayı nasıl başaracağız? Karl Marks, “Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çok şeyin vardır demektir ve görkemsiz yaşamın o denli büyüktür.” Der. Yani sahip olma ya da iktidar olma hırsının aslında insanı ruhsal ve cinsel anlamda iktidarsız yaptığını söyler.

Öyle sanırım ki dünyadaki sol, sosyal demokrat ve sosyalistler bu durumu iyi okuyamadıkları için ruhsal, bedensel, cinsel ve politik iktidarsızlığı aşamamışlardır. Bu elbette sadece bu cephedekiler için geçerli değil çünkü diğer cephenin de durumu farklı değildir.

Her iki cephedeki kişilerin bu duruma düşmelerinin sebebi ise istenmeyen, ret edilen parçalarını kendi bilinçdışılarına sürgüne göndermeleridir.

Bu parçaları bilince yani yuvaya geri çağırmak her zaman için bu kişilere acı verse de başka seçenek yoktur. Çünkü “olmak” için duyum, duygu, biliş ve davranış bütünlüğü olmadan iktidar ve iktidarsızlık sorunu da çözülemez sanırım.

Peki, sahip olmak yerine olmayı nasıl becereceğiz? Doğrusunu isterseniz bunun cevabını ben de bilmiyorum. Bilişsel anlamda bunu temellendirmek kolay ama bunun duyum, duygu ve davranışa dönüştürmek işte bu çok zor. Mevlana, bize çok basit olarak “olmayı” üç kelime ile özetler: “Hamdım, piştim, yandım!”

Sanırım bizi tutan şey “sahip olma” ve “olma” arasındaki çatışma ile başa çıkamamamız ve bundan dolayı da içine düştüğümüz iktidarsızlık ve iktidar olma hırsı. Böylece içindeki kutsal boşluğu sahip olma veya iktidar olma ile doldurmaya çalıştıkça aslında iktidarsızlığını beslediğinin farkına varmaz. Politik ve sosyal ilişkileri daha çok işgal ve ihmal eder.

Böyle bir kişi bütün dünyayı da yönetebilir ama bu kişi yine de iktidarsızdır ve hiçbir ilaç buna derman olmaz çünkü sürekli sahip olma ve performansa odaklanan bu kişi içindeki kutsal boşluğu dolduramaz. Ret ettiği, sürgüne gönderdiği parçaları ile barışamaz. Sürekli ister ve Mevlana’nın ilk aşamasında kalarak kendi bedeninde sürgüne gönderdiği parçalarına gardiyan olur.

Sonuçta, kibir ve küstahlıklarıyla bit ve tahtakurularının kol gezdiği çorak bir iklime döner her taraf.

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.