İki gündür yağıyor kar, hem doğuda, hem
batıda… Yoğun bir şekilde yağan kar, memleketin
çetin şartlarını da gösteriyor sanki…
İklim giderek sertleşiyor, hayat zorlaşıyor. Hayatı
kendi sıcak evinden ibaret olan, perdelerini
kapatıp oturduktan sonra dışarıyı yok sayabilen
mutlu azınlık dışında, herkes bu sertleşen
hava şartlarından endişeli. Kaldı ki perdelerinizi
çekip otursanız bile, bazı şeyler sızıyor içeri…
Görmezlikten gelemeyeceğiniz şeyler oluyor
artık. Misal bir Cuma gecesi evinizde kanepeye
yayılmış bir eğlence programı izliyorsunuz,
aniden ‘Ayşe Öğretmen Yalnız Değildir’
diye bir haykırış kopuyor stüdyoda… Birkaç
saniye önce alkışlarla yıkılan kalabalık
stüdyoda birden bir ölüm sessizliği yaşanıyor.
Herkeste bir ‘Hayda bu da nereden çıktı?’ durumu…
Sonra bakıyorsunuz stüdyoda izleyici
olarak bulunan bazı işgüzarlar, Ayşe Öğretmen’e
destek çıkan gençlerin üzerine saldırıp
yaka paça dışarı atıyor…
Yaklaşık 20 yıldır Beyaz Show’la televizyon
ekranlarında olan Beyazıt Öztürk’ün
programı, son iki haftadır protestolara sahne
oluyor. Tam bir ‘Gösteri toplumu’ olmuş Türkiye.
Yani bir anlamda gerçeklik alt üst edilmiş,
sizin ‘doğru’ olarak dile getirdiğiniz şey,
gösteri toplumunun önderleri ve kendisi tarafından
‘Yalan’ veya ‘Yanlış’ olarak lanse edilir
olmuş. Böyle olmasaydı, ‘Çocuklar ölmesin’
diyen bir kadın izleyiciye, programın sunucusu
olan çok ünlü bir şovmene ve programın yapımcılarına
soruşturma açılmazdı. ‘Çocuklar
ölmesin’ doğrusu, yanlış hale gelip bir polis
soruşturmasına konu olmaz, normal bir talep
olarak karşılanırdı.
Normal deyince, bahsetmeden geçmek olmaz,
Yeni Türkiye’nin kanaat önderlerinden
biri olan eski manken Tuğçe Kazaz, Beyaz
TV’de yayınlanan bir programda sunucuyu
saygı duruşuna davet ederek ayağa kaldırmış
ve İstiklal Marşı okutmuş… Gerekçesi HDP’li
milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
açılışında İstiklal Marşı’nı okumamasıymış.
Allah kimseyi şaşırtmasın ama artık normal
olan ne kaldı? Her günümüz bir katliamın
yıldönümü adeta, birkaç gün önce Gezi sürecinin
ilk günlerinde bir otomobilin çarpması sonucu
hayatını kaybeden Mehmet Ayvalıtaş’ın
mahkemesi vardı. Mahkeme öleni haksız çıkardı,
kusurlu buldu. Gözünü sevdiğimin adaleti,
neredesin?
Önceki gün Hrant Dink’in ölüm yıldönümüydü…
Artık neredeyse planlı bir cinayet olduğu
kesinleşen Hrant Dink davasıyla ilgili olarak
arkadaşları, dokuz yıldır olduğu gibi bu yıl
da adalet istedi…
Dün, Kadıköy’de kartopu oynarken öldürülen
gazeteci Nuh Köklü’nün davası vardı, suç
üstü yakalanan katil deli raporu almak istediği
için Adli Tıp Kurumu’na sevkedildi.
Acılar o denli büyük ki insan kendi yasını
tutmaya utanıyor. Bir bakıyorsunuz Twitter’da
acil ambulans çağrıları… Cizre’de 16 yaşında
bir çocuk yaralanmış, kanaması var, hastaneye
gitmesi lazım, sokağa çıkma yasağı yüzünden
ambulans gönderilmiyor. Elinizde cep telefonu,
öylece kalakalıyorsunuz… 16 yaşında
bir çocuk ne suç işlemiş olabilir? Veya şöyle
soralım, hangi devlet 16 yaşında bir çocuğun
hayatından daha kutsaldır? Sonuç; günlerce
yaralı olarak bekletildiği için kan kaybından
hayatını kaybediyor ve sonunda cenazesi Şırnak
Devlet Hastanesi’ne getiriliyor. Ailesi
morgda teşhis ediyor Hüseyin Paksoy’u…
Ya şehit cenazeleri? 20 yaşında bir askerin
veya ataması yapılmadığı için 25 yaşında polis
olmuş bir öğretmenin ölmesi daha mı az yakıyor
içimizi? Tabi ki hayır… Her ne kadar ateş
düştüğü yeri yaksa da insan olarak hepimiz
üzülüyoruz elbet. Ama bu devleti yönetenlerden,
bu gencecik ölümleri şehitlik olgusu altında
normalleştiren açıklamalar duyunca sinirleniyoruz,
öfkeleniyoruz.
Bir Başbakan düşünün, diyor ki; ‘Asker ve
polisin işbirliği başarılı. Silopi ve Cizre’de mükemmel
bir koordinasyon yürüyor…’ Oysa
Başbakan’ın bunları söylediği gün 6 şehit vardı,
Türkiye’nin dört bir yanına dağıldı cenazeler…
Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet’ten Selin
Ongun, Kürt siyasi hareketinin önemli isimlerinden
Hatip Dicle ile bir röportaj yapmış. Hayatının
15 yılını dava uğruna hapishanede geçiren
Hatip Dicle ağlayarak konuşmuş, demiş
ki “Türkiye’ye yazık, hepimize yazık. Her iki
tarafta da mantığın, aklın sesi duyulmaz oldu.
Açık söyleyeyim. Şu anda dağlarda yaklaşık iki
metre kar var. Ve gerilla hareket halinde değil.
Karlar erimeden, yani nisan sonuna kadar
bu savaşa dur diyemezsek çok daha fazla alanı
kapsayan, hatta metropolleri de içine alan bir
şiddet dalgasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Bunu
dediğimizde, Kürt siyasetçi olduğumuz için
tehdit gibi algılanabiliyor. Hayır, amacımız
tehdit değil, feryat ediyoruz…”
İnternette bulursunuz röportajı, açın okuyun
ama şu iki kelimeyi unutmayın ki çok geç
olmasın;
Karlar erimeden…
Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.