İstanbul 17 Nisan’da yeni başkanına kavuştu, Ekrem İmamoğlu mazbatasını alarak göreve başladı. Büyük bir direnişti iki tarafın da verdiği. Bu kez güçlüler değil, güçlerini birleştiren haklılar kazandı. 18 günlük süreç bu anlamda da takdir edilesi. 

İmamoğlu’na hak ettiği mazbatasını vermek zorunda kalanlar bir yandan da ‘normalleşme’ açıklamaları yapıyorlardı. “Yenildik” demenin AKP’ce versiyonuydu bu. Zamlardan ‘güncelleme’ diye bahsetmeyi icat edenler de onlar değiller miydi zaten. Bu ‘normalleşme’ çağrısı yapanların başını da AKP’li Cumhurbaşkanı çekiyordu. Erdoğan 19 Nisan’da yaptığı açıklamada bir güzel “Seçim tartışmalarını geride bırakarak, ekonomi ve güvenlik başta olmak üzere asıl gündemimize odaklanmamız şarttır. Dönem, musafahalaşma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi perçinleme dönemidir” deyiveriyordu. Ancak Türkiye, keskin uçları normalleşmeye çağırmak suretiyle normalleştirilecek bir ülke değildi. Çağırmak değil, emir de versen olmuyor işte. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına gelenler, yol arkadaşlarının linç edilmesi, TBMM Başkanvekili Levent Gök’ün azgın bir grup gericinin elinden zor kurtarılması, Kılıçdaroğlu ve ekibinin bir evde iki saate yakın bir süre boyunca kuşatma altında kalması -hele de kuşatanlar ‘yakın bu evi’ naraları atarken- hangi koşullarda normallik sayılabilirdi. Erdoğan normallik vurgusu yaptıktan yalnızca iki gün sonra CHP’liler, ülkenin başkentinde ölümle burun buruna kalıyorlardı. 

***

Şunu başa yazmak lazım. Linç kültürü gericilerin genetiğinde var. Ülkenin kurucu partisinin 70 yaşındaki genel başkanının öldürülmek istenmesi, hem de asker cenazesinde... Bunu başka şekillerde izah etmek mümkün değil. Ne var ki bu yaşanan ilk de değil. Linç bunlar için genetik olduğu kadar geleneksel bir metot. Bir çırpıda aklına geliyor insanın 31 Mart gerici ayaklanması. İstanbul’da İttihatçı diye, yakaladıkları gencecik subayları ve öğrencileri ağaçlara, direklere astılar bunlar. 1930’da Menemen’de şeriat isteyen, şeriat bayrağı çektikleri camiye sığınan yaralı Asteğmen Kubilay’ı yine o caminin avlusunda başını keserek katleden Nakşibendiler de bu gelenektendi. İnönü’nün 59-60’da uğradığı saldırılarda, Ecevit’in miting ve gezilerinin defalarca kurşunların hedefi olmasında bu geleneğin parmak izleri yok mu? Var elbette...

Kılıçdaroğlu ve kurmaylarını kimin öldürmeye çalıştığı, emri kimin verdiği konuşulup duruyor. Saray ittifakı cephesinden farklı renklerde açıklamalar geliyor. Olay çok net ama niye aynı netlik bu cephede yok diye sordunuz mu hiç? Neden her kafadan bir ses çıkıyor, meselenin en can alıcı kısmı bu. 

İzleyenlere Sivas Katliamı’nı hatırlatan saldırı hakkında devletin bilgisi olup olmadığı soruluyor. Bu sorunun dile gelmesi doğal ancak biraz abes sanki. Ankara’da, hem de asker cenazesinde iki saat boyunca her an trajediye, vahşete dönüşebilecek kadar büyük bir olay yaşanıyor ama kimsenin önceden bir bilgisi yok. Devlet oradaydı o gün. Asker, polis, hatta bakan... Bakanın çıkıp ‘değerli’ linççi arkadaşlarına nasıl seslendiği ortada. Olaydan önce istihbaratı olması gereken, buradaki ihmali yetmiyormuş gibi bir de saldırı olurken “hoş olmayan protesto” diye açıklama yapan Ankara Valiliği’nin o günkü tavrı ortada. İşte bu nedenle bu tartışma oldukça abes. İçişleri Bakanı Soylu’nun sözleri ortada.

Peki tekrar soralım, Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarını kim öldürmek istedi? Linç gericilerin bir geleneğidir dedik. Bir kere bu ülkede hiçbir şey öyle anlatıldığı gibi ‘kendiliğinden’ olmadı, olmuyor. Bu olayın Erdoğan’ın ‘normalleşme’ açıklamasından hemen sonra olması dikkat çekiyor. Erdoğan o açıklamada ‘Türkiye ittifakı’ vurgusu yapmıştı, gelmekte olan ekonomik kriz ve diğer sorunlar en çok yeni sistemi sorgulatacak çünkü. O yüzden normalleşme demek dışında bir seçeneği yok gibi görünüyor. Şimdi ona da “İttifakı bir kenara bırak, sen kavga etmeye bak” demiş olmadılar mı?

***

Türkiye’de iktidar yek bir parçadan oluşmuyor. Tek bir partiden bile oluşmuyor, kaldı ki içinde binlerce tarikat ve çevre var. İyi günde bir koalisyon hali adeta. Peki ya kötü günde... Sağ, karşısına aldığını tehdit ettiği gibi, koalisyon yaptığını da tehdit ederek yürütüyor gemisini. Öyle ki baştan sona üfürük olan ‘normalleşme’ söylemine bile tahammül yok bu cephede. Yaşananlar bunun kanıtıdır. Normalleşme tehlikesi karşısında eski kuvvetini yitirecek koalisyon üyelerinin ayak diremesi kadar normal bir şey var mı?

Kılıçdaroğlu’nun karşılaştığı şey asla kendi çaresizliği değil, aslında karşı cephenin içinde debelendiği çamur. Bu en geniş koalisyon, hiç bu kadar manevra imkanı olmayan bir pozisyonda kalmamıştı çünkü.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.