Son kırk yılımız “küreselleşme” hayalinin peşinde sürüklenmekle geçti. Oysa otuz yıl önceki bir yazımda da belirttiğim gibi, yeryüzü zaten bir küredir! Merkantilizm döneminde dünyanın öteki ucundaki değerli madenleri kendi hazinelerine katan denizci devletlerin “küre” olduğunu bildikleri bir dünyaları vardı. 18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyılda, Sanayi Devrimi ve Emperyalizm, kol-kola, okyanus aşırı “faaliyet” gösterirken de dünya “küreselleşmişti”.
“Küreselleşme” hayaliyle dünyanın mazlum uluslarına, ulus-devletlerinden vazgeçerek emperyalizme destek olmak ve böylece dünyadaki büyük sömürü sisteminin bir çarkı haline gelmekti. Oysa ulus-devlet, emeğini, girişimcisini ve doğal kaynaklarını koruyan duvarlara sahipti. Yeni emperyalizmin amacı ulus-devletin bu koruyucu duvarlarını yıkmak ve asıl kurumlarını yer ile yeksan etmekti. Bu yıkım faaliyetinin başlatıldığı ilk “hedef ülke” Türkiye idi…
Neden Türkiye Cumhuriyeti? Çünkü Türkiye uluslararası ilişkiler tarihinin ilk başarılı anti-emperyalist mücadelesinin sonunda kurulmuş olan ve dünyanın bütün “mazlum ulusları” için biricik bir örnek oluşturan ulus-devlettir.
Geriye bakıp, bir çözümleme yaptığımızda ilk gördüğümüz, 24 Ocak 1980 kararlarını, güçlü sendikalar ve ister istemez kitlelerin çıkarlarını savunacak olan siyasal partiler var oldukça uygulayamayacaklarını anlayanların 12 Eylül darbesini gerçekleştirmeleridir. Bunun ardından da Türk kamuoyuna benimsetilen yeni bir “inanç sistemi” geldi.
Bu inanç sistemi, liberalizm ve özelleştirmeyle temellenen ve tabii “küreselleşme” hayalini önde tutan bir “inancı” Türk kamuoyuna benimsetti. Bunu tamamlayan unsur, “AB üyeliğimizin gerçekleşmesiyle bütün sorunlarımızın çözüleceği” inancı oldu. Böylece, 1980’lerden başlayarak, “liberalizm, özelleştirme ve AB üyeliği hayali” sacayağı, “mümin”lerinin inandığı, inanmayanların ve karşı çıkanların da “münafık”, hatta “hain” sayıldıkları bir inanç sistemine dönüştü!
Friedmancılar bile “piyasa ekonomisi” derken, Türkiye’nin liberalleri (isterseniz ‘liboş’ diyebilirsiniz) “serbest piyasa ekonomisi dediler. Yani devleti –bırakınız bir ekonomik aktör olmayı- bir düzenleyici ve denetleyici olarak bile istemiyorlardı!
Bunun ardından, son on altı yıldır, kendisine özgü nedenlerle Cumhuriyetten “rövanş” almak peşindeki kadrolarla yönetildik. FETÖ ile aynı menzile yürüdüklerini söyleyerek Türk ulus devletinin asli kurumlarını hedef aldılar.
Bugünlerde ise, bu inanç sistemini oluşturan sacayağının bütün unsurlarının çöktüğünü görüyoruz: Liberalizmin son çivilerini ABD Başkanı Trump söküyor! Satacak Cumhuriyet birikimi kalmayınca, üretim ve istihdam gözetilmeden yapılan özelleştirmenin yalnızca yeni zenginlere fayda sağladığı ortaya çıktıkça, “özelleştirme”nin de boyası dökülüyor. İnanç sisteminin son ayağı “AB üyeliğiyle bütün sorunlarımızın çözülüvereceği” masalının sonu da geldi: Bir yandan AB’nin Türkiye’ye karşı tutumunu netleştirmesi, öte yanda da AB’nin yaşadığı iç sorunlar, masalın sonunun acıklı olduğunu gösterdi!
25 Haziran’da, iç ve dış politikasını hayallerin değil, gerçeklerin belirlediği bir Türkiye’de uyanmak umuduyla…

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.