Eğit-donat ve nihayet…İçeride TOMA, dışarıda tank
Çocukluğumuza damga vurmuş öğretmen şarkılarından biridir: “okut, öğret ve nihayet, yurda yarar bir insan et”
Bunu yeni Türkiye’ye şöyle uyarlarsak pek de yanlış olmayacaktır sanıyorum: “eğit-donat ve nihayet, ABD’ye yarar bir cihatçı et”
Haftalardır süren pazarlıklarda henüz tampon ya da güvenli bölge aşamasına gelinememişse de, Suriye’ye karşı savaşacak “ılımlı” cihatçıların Türkiye topraklarında eğitimi için ABD’yle nihayet bir anlaşmaya varıldığı görülebiliyor.
Bu da tezkerede neden “yabancı devletlerin silahlı kuvvetleri”nden değil de, “yabancı silahlı kuvvetler”den söz edildiğine dair merakımızı gideriyor; mesele basitçe ABD ya da başka ülke askerlerinin Türkiye’de konuşlanması değil, ülke topraklarının silahlı çetelere açılması için gereken hukuki zeminin oluşturulması.
İddialara göre Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve Türkmenler Türkiye’de bordo berelilere ait kamplarda eğitilecekler; Türkiye eğitime katılacak ama donatım maliyetleri ABD tarafından karşılanacak, yani ABD-Türkiye ortaklığında eğitilen “ılımlı” cihatçılar, ABD silahıyla Suriye’de silahlı mücadele yürütecek.
Peki kime karşı? Sorulması gereken ve gözden kaçırılmak istenen soru esas olarak bu.
Kâğıt üzerinde elbette ki IŞİD ama ya gerçekte?
Yeni-Osmanlıcı dış politikanın Suriye politikasının temelinde en başından beri, Suriye’deki rejimi çökertmenin ve Rojava’yı boğmanın olduğunu bu köşede defalarca belirtmiştik.
İşte “ılımlı”ların eğitilip Suriye’ye salınmasının gerisinde de tam olarak bu var; ABD’nin önceliği şimdilik IŞİD gibi görünse de, yeni-Osmanlı’nın esas hedefi, hem Rojava’daki özerk yönetim inşasını durduracak hem de Esad rejimini devirecek ölçüde bir silahlı gücü Suriye’ye yerleştirebilmek.
Bu ise şu anlama geliyor: Yeni-Osmanlı’nın bütün uluslararası hukuk kurallarını ve insani değerleri ayaklar altına alarak uzunca süredir devam ettiği komşu bir ülkeye yönelik yıkım politikaları kısa süre içerisinde resmi bir veçheye kavuşacak.
Yani emperyalizme karşı direnişle kurulmuş bir ülkenin yüzüne çoktan sürülen emperyalizmle ortaklık, işgal, kan ve gözyaşından oluşan o kara leke iyice koyulaşacak, Rojava’da ve Suriye’deki her yeni katliamın günahı, Türkiye halkının omuzlarına yüklenecek.
Peki bunlar yapılırken bu ülkeden hiçbir ses yükselmeyecek mi?
Rabia ve Gazze için sahte gözyaşları dökenler, istedikleri kadar “Kobane’yle Diyarbakır’ın ne alakası var” diye sorsunlar, Kobane’yle Diyarbakır, Şam’la İstanbul arasında bir direniş hattı ortaya çıkmayacak mı?
Geçtiğimiz hafta yaşananlar bunun yanıtını göstermiş olmalı ki, Başbakan grup toplantısında “yakılan bir TOMA’ya karşılık on TOMA” alacaklarının müjdesini verdi.
Bununla da yetinilmedi elbette ve bir “iç güvenlik paketi” Meclis gündemine apar topar getiriliverdi.
Buna göre artık polis geniş yetkilerle donatılacak ve Arınç’ın deyimiyle “Alman usulü” çalışacaktı; zaten ABD’de en ufak bir yanlışınızda polis kafanıza sıkardı, dolayısıyla bizim de “muasır medeniyetler” seviyesine çıkmak için gerekli düzenlemeleri yapmamız gerekiyordu vesaire…
Sivilleşme ve vesayetten kurtulma iddialarıyla geçen uzun yılların ardından gelinen nokta, içeride bir polis devletinin kurumsallaşması ve dışarıda ise cihatçı çetelerle rejim değiştirmeye çalışıp orduyu emperyal maceralara sürüklemek oldu.
Kent meydanlarına TOMA ve sınır boylarına tank…
Eylemcilerin üzerine polis ve komşu ülkelerin üzerine cihatçılar, askerler…
Yeni Türkiye’de geldiğimiz yer –şimdilik- burası, sürüklenmekte olduğumuz yerin çok daha koyu bir karanlık olduğunu belirtmeye ise gerek bile yok.