Aynada boyunbağını sıkılarken, göz ucuyla pencereden dışarıya baktı. Devlet kayıtlarında adı “lojman” olarak geçen bu tek katlı, iki odalı minicik evin bakımsız bahçesine ilişti gözü. Kaymakamlıktaki görevlinin geçen bahar pek bir hevesle dikip, sonra da unutuverdiği domates, patlıcan, biber fidelerinin izi silinmiş karıklarını gördü. Gülümsedi. Görevli fideleri dikerken o da yardım etmiş ve kendi elleriyle dalından koparacağı bir domatesle rakı içmenin hayalini kurmuştu.

Sonra bahçeye çiçek de ekmeyi düşündüğünü söylemiş, görevli buna itiraz edince, “rakı içilir mi hiç çiçeksiz / çiçeksiz ölürüm dükkanları” diye mırıldanmıştı.

Görevli biraz ilgi gösterse, ona başka şeyler de mırıldanabilirdi o gün. Mesela “teodor kasap perhiz ahali içmez / ay türkçe rakı çıkmıştır kapalı”  derdi. Ya da görevlinin ömrü boyunca karşılaşmayacağı “Kınar” adlı bir hanımdan söz edip, “bir çakıl taşları gülümseyişi ağlarmış karafaki rakısıyla / şimdi dipsiz kuyulara su olan kınar hanımdan” diyerek, adamcağızı iyice afallatabilirdi. Yapmamıştı…

Ceketini giydi. Bir iki saat sonra hükümet binası önünde yapacağı konuşma için akşamdan yazdığı notları bir kez daha okudu. Tedirgindi. Kürsüye çıktıktan sonra dalgınlığa kapılıp, söylemesi gerekenlerin çok dışında bir şeyleri yani asıl fikirlerini söyleyivermekten korkuyordu.

Manzarayı gözünün önüne getirdi. Bayraklarla donatılmış ilçe meydanında güzel güzel konuşurken ansızın düşüncelere dalıyor ve “‘tuhaf” şeyler söylemeye başlıyor:

“Çok eski adıyla İstanbul, senin başkentindir, bir Cumhuriyet başkenti. İstanbul. Benim için böyle bir kent yok; onu haritalarımdan ağlayarak siliyorum; bir türlü bitmek de bilmiyor, gecenin bir vakti oldu, ilerlemiş saatlerdeyiz. İstanbul kenti insanların üzerine yürüyormuş artık… ”

Resmi araç geldi ve o da düşünmeyi bıraktı. Tören alanına ulaştı. Kürsüye çıktı. Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı…

Yok. 29 Ekim 1962 tarihinde ilçede düzenlenen Cumhuriyet Bayramı töreninde açılış konuşmasını yapan Sivas’ın Gürün İlçesi Kaymakamı Ece Ayhan Çağlar, korktuğuna uğramadı. Ansızın dalıverip de ağzından çıkacağından korktuğu şeyleri söylemedi. Sıradan bir konuşma yaptı.

Nedir, aynı adam yani şair Ece Ayhan, kendi deyimiyle “sivil bir şair” olarak, doğruluğuna inandığı fikirlerini hiç çekinmeden bütün açıklığıyla yazdı. Çünkü o bir “mor külhani”ydi…

Yersiz yurtsuzların, sularda ve parklarda barınanların,  kimsesizlerin, sokaklarda yaşayanların, dışlanmışların, orta ikiden ayrılanların, ıssız park bekçilerinin, berduşların, kısacası tarih dışına düşürülen lumpenlerin şairi olan Ece Ayhan, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Memur oldu. Kaymakamlık yaptı. 

Memuriyet hayatı bittikten sonra İstanbul’a yerleşti. Şiir yazmayı yoğunlaştırdı. 

“Kınar Hanım Denizleri” adlı ilk şiir kitabında, değişik dili ortaya çıktı. Şiirlerindeki karanlık bakış, gerçeküstü öğeler, söz dizimlerinin bilerek çarpıtılması, kalın çizgili bir cinsellik, Ece Ayhan’ı döneminin diğer şairlerinden ayırdı. 

Bu kitaptan sonra yayımladığı “Bakışsız Bir Kedi Kara” ile düzyazı şiirine yöneldi. Sonraki kitabı olan “Devlet ve Tabiat veya Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler” kitabında yer alan Yort Savul, Meçhul Öğrenci Anıtı, Mor Külhani gibi şiirler, Ece Ayhan’ı Türkiye’nin en tanınmış şairi haline getirdi. 

Aykırı şiiri nedeniyle çokça eleştirildi. Nedir, o da edebiyatçıları eleştirmekten hiç geri kalmadı. Fethi Naci’yi “orta okur” diye nitelendirdi. Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığı şiirleri “kartpostal şiiri” diye tanımladı.

Bir keresinde de şair Can Yücel tarafından dövülmekten güçlükle kurtuldu. Babası Hasan Ali Yücel’i öven Can Yücel’e, “nesini övüyorsun, senin baban durmadan Atatürk’e yağ çeken bir adamdı ve o yüzden babana ‘donyağı’  diye isim takmışlardı” dedi.

Bu sözlere çok kızan Can Yücel, Ece Ayhan’a saldırdı. Etraftakiler  Can Yücel’i sakinleştirirken, Ece Ayhan’ı da hemen oradan götürdüler.  İki ünlü şair birbirleriyle bir daha hiç konuşmadılar.

1974’te beyninde oluşan bir tümör nedeniyle rahatsızlandı. İsviçre’ye gönderildi. Bu iş için gerekli olan para, zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’in aracılığıyla devlet tarafından karşılandı.

İsviçre’de birkaç ameliyat geçiren Ece Ayhan, Türkiye’ye döndü. İyileşememişti. 13 Temmuz 2002’de “yaşamak çilesi” sona erdi.

Biliyorum. Bu yazıda “Ece Ayhan’ın kullandığı sözcüklerin anlam çözümü, ikinci yeni akımındaki yeri gibi teknik konulara” yer veremedim, Ece Ayhan’ı sadece “insan” olarak anlatmaya çalıştım. Bağışlayın.

Nedir, anlatmaya çalıştığım Ece Ayhan, ta o yıllarda sanki günümüzün bu Türkiyesini görmüş ve “Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar” diye yazmış bir adamdır.

“Şiirimiz her işi yapar abiler”, “Şiirimiz gül kurutur abiler”, “Şiirimiz mor külhanidir abiler”, “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” diye yazmış bir adamdır.

 Benim de yazılarım “sadece insana dairdir abiler”…

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.