Türkiye’de çok partili sisteme geçildiği yıllardan itibaren oluşan muhafazakâr siyasetin başlıca amacı, demokrasiyi bir araç olarak kullanma eğilimi olmuştur.

Tabanlarını inanca bağlı biat söylemleriyle bir arada tutanlar, kendisine muhalif olan herkesi de düşmanı olarak lanse etmeyi, devlet yönetimiyle hiç ilgisi olmayan dini argümanlar üzerinden kitlesiyle ilişki kurmayı kısmen başardılar.

Partinin lideri ile onu destekleyen kitle arasındaki bağ bir süre sonra seçmen-seçilen ilişkisinin dışına çıkıp, dini bir lider ile ona koşulsuzca biat eden ümmet ilişkisine dönüşmüştür.

Bu noktada dini motiflerle donanmış yönetim kadroları bir süre sonra; “İnsan aklının ürünü olan yasalar bizlere uygulanamaz, biz ancak Allah’a hesap veririz, kanunların dışına çıkıyorsak da, bunu Allah ve dinimiz adına yapıyoruz.” şeklindeki bir mantığı, toplumun bir kesimine kabullendirme noktasında önemli yol aldı.

Demokrasiyle yönetilen ülkelerde siyasetin ahlaklı bir şekilde yapılması gerekir.

Bugün tüketiciyi yanıltan reklamlara bile izin verilmezken, siyasi partilerin milyonlarca insana, aksi tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıkça ispatlanabilecek yalanlar söylemesi ne akla ne de demokrasinin ruhuna uygundur.

Ele geçirilen medya tarafından sistematik olarak halkı manipüle ederken, muhalif insanlar da yine bu medya organlarınca hedef tahtasına konuluyor.

Muhaliflere karşı masumiyet karinesi gibi en temel hukuki ilkeler dahi hiçe sayılarak yapılan, yalan ve iftiraya dayalı yayınlarda, birçok insan mahkeme kararı olmadan vatan haini ya da terörist olarak yaftalanıyor.

Yaşadığımız örnekler bu açıdan ibret vericidir.

Hukuka bağlı, ilkeli bazı siyasetçiler suçlamaların odağındaki insanları savunurken, sadece suçun kişiselliği, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı gibi evrensel hukuk ilkelerini dile getirirken, yine aynı siyasiler ve ona bağlı medya tarafından teröristlere destek oldukları iddiasıyla suçlanıyor.

Muhalif, yazar, gazeteci, akademisyen, ordu mensubu ya da muhalif siyasetçiler tutuklu olarak yargılanırken aylarca ne ile suçlandıkları bilgisi dahi kendilerine verilmiyor.

Tutuklanırken ne ile suçlanacaklarını, tutuklama kararı talep eden savcılar ve bu kararı veren mahkemeler bile henüz bilmemektedir.

Sanık hakkındaki iddianame sanığın tutukluluk kararından sonra oluşturulacak, sanık yasaların suç saydığı bir eylemde bulunmamışsa bir suç isnat edilecektir.

Siyasetin; yargılanma süreçlerine ve davalara yönelik müdahaleleri, en asgari düzeyde demokrasinin olduğu, hatta asgari düzeyde bir hukuk sisteminin olduğu ülkelerde bile kabul edilemez.

Türkiye, kendi içinde bu dönemde neler kaybettiğini iyi analiz ederek, geleceğe dönük hedefleri için bu süreçten ders çıkarmalıdır. 

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.