Kimin için 'geri dönüşsüz aşama'?
Kandil’in açıklamasına ilişkin ön haberi, pek uyanık medyatörler, “şartsız geri çekilme kararını açıklayacaklar” ifadesiyle verdiler. “Şartsız” ifadesi, klişe şeklinde bazı medya organlarının hepsinde birebir aynıydı.
Sürecin başından beri Kandil’e ayar çekme, Apo’yla yapılan görüşmeleri manipüle ederek aktarma gibi, Kürt siyasi hareketini yönlendirme görevini üstlenmiş kalemlerin tavrına acımak mı, gülmek mi gerekir bilmem ama bu tavır bile tek başına yeterince kaygı verici.
Evet, süreç önemli bir aşamada. Ama silahların susması ve cenazelerin gelmemesiyle oluşan sessizliği şimdi kimin sesinin bozacağı daha önemli. Karayılan’ın yaptığı ‘şartlı geri çekilme’ açıklamasında en önemli bölüm buydu. Karayılan, sınır dışına çıkarak, topu Erdoğan’ın ayağına bırakmış olacaklarını ve AKP’nin bu topla ne yapacağını göreceklerini söylüyor. Yani, anayasa başta olmak üzere yol temizliği sayılan diğer demokratikleşme yasalarını ve PKK militanlarının geleceğini belirleyecek düzenlemeleri Meclis’e getirmesini bekleyeceklerini, bu sürecin sonunda ancak “barış”ın mümkün olabileceğini söylüyor.
Peki AKP bunu yapar mı?
Bugün, şu anda bile, tek başına Erdoğan’ın zihniyetine bakınca hiç de yapacak gibi gelmiyor. Ama meseleye daha geniş bir perspektiften, ABD ve Ortadoğu ilişkisinden, Kürt coğrafyasındaki zengin yeraltı kaynaklarından, enerji hatlarından bakınca yapmaktan başka çaresi de yokmuş gibi görünüyor. Erdoğan muhtemelen, her zaman yaptığını yapıp, üçüncü yolu seçecektir. Çünkü Erdoğan’dan her şey beklenebilir ama kendi ayağına kurşun sıkması beklenemeyeceğinden, hem demokratikleşme yönünde oyalayıcı birkaç adım atıp hem de Ortadoğu’ya ilişkin hayallerini gerçekleştirmenin yolunu arayacaktır.
Şu sıkça dile getirilen ‘geri dönüşsüz aşama’ya gelinmesi meselesine özellikle dikkat etmek gerekir. ‘Geri dönüşsüzlük’, esasında AKP kalıcı barış ve demokratikleşme için “gerekenler”i yapmasa bile, Kürt hareketinin artık bu saatten sonra geri dönemeyeceğini ifade etmek için kullanılıyor.
Bunu Kürt hareketi de kuşkusuz herkes kadar iyi okuduğundan bütün demokratik güçleri ve solu önümüzdeki süreçte birlikte mücadeleye çağırıyor. Aslında yeni bir ‘serhildan’dan bahsediyor.
AKP iktidarı ise hâlâ eski alışkanlıklarını terk etmiş görünmüyor. CHP’yi sürecin dışında bırakmak için elinden geleni esirgemiyor, MHP’nin radikalleşmesinden yarar umuyor ve Meclis’i toptan devre dışı bırakmakta kararlı davranıyor.
Barışı adeta Meclis’ten kaçıran Başbakan, böylece yasal dayanakları ve meşruiyeti sınırlı bir barışı kendi inisiyatifinde tutarak, istediği zaman, istediği yöntemlerle ‘geri dönüşsüz aşamayı’, kendi siyasi hedefleri yönüne çevireceği bir silaha dönüştürmek istiyor.
Erdoğan bu üçüncü yolu seçer ve bir kez daha mahalle kurnazlığıyla kısmi bazı düzenlemelerle ‘mış’ gibi yapmayı seçerse, işte asıl o zaman baldıran zehrini içmeyi göze alması gerekecek. Hatta “baldıran zehrini içmeyi göze aldım” derken kast ettiği, barış ve topyekûn demokratikleşme sürecinin riskleri değil, bu süreci siyasi bekası için kullanmak üzere tasarladığı manevraların yaratacağı riskti muhtemelen.
Şimdi tüm özgürlükçü ve eşitlikçi Türkiye özlemi duyanların, tam da bu nedenle birlikte tavır alması ve Erdoğan’a, demokratikleşme hamlesinin kendi ayağına kurşun sıkmak olsa bile, tüccar mantığıyla davranmanın baldıran zehri içmekle sonuçlanacağını göstermesi gerekir.
Kürt siyasi hareketini, AKP ile baş başa bırakmanın sonuçlarından hepimizin sorumlu olacağını hesaba katmak gerekir.
Çünkü önümüzdeki sürecin sonunda, ya bütün yetkileri kendinde toplamış, egosu daha da şişmiş ve demokrasiyi kendinden ibaret gören bir Erdoğan’la yaşayacağız ya da Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Süryaniler, Ermeniler, yani tüm halklarla eşit ve özgür, demokratik bir Türkiye’de yaşayacağız.
Artık bunu herkesin görmesi ve siyasi hesaplarını buna göre yapması gerekir, istese de istemese de…