Demokratikleşme Paketi: 'Bir Makyaj Malzemesi'

“Az kaldı, bekleyin; geliyor, haftaya açıklanıyor…”
‘Demokrasi Paketi’ olarak adlandırılan yasal düzenlemelerin kamuoyuyla paylaşılmasını değil de, piyasaya sürülecek yeni bir ürünü bekliyoruz sanki.
Öyle bir reklamcılık stratejisi izleniyor ki, demokratik haklarımızı genişleteceği iddia edilen düzenlemeleri bekleyen yurttaşlar değil, yeni bir ürünün piyasaya sürülmesini bekleyen müşterileriz adeta.
Garabet sadece bu değil. Ortada ‘Demokrasi Paketi’ olarak adlandırılan bir paket var ama sürecin kendisi demokratik olmanın fersah fersah uzağında.

Paket hazırlanırken muhalefetle görüşülmedi, sivil toplum kuruluşlarından görüş istenmedi, paketin kamuoyuna açıklanması ve tartışılmasına dair herhangi bir girişimde bulunulmadı.
Paketin içeriğini kimse bilmiyor; bırakın kamuoyunu, iktidar partisindeki küçük bir azınlığın dışında, kimsenin içerikten haberi yok. Pakete son halini başbakan verecek ve bizzat kendisi bir müjde, bir lütuf gibi kamuoyuyla paylaşacak.
Bırakın ‘tek parti’ rejimini, onu da aşan bir ‘tek adam’ rejiminde yaşadığımıza dair daha güçlü bir kanıt olabilir mi?
Son derece ironik bir şekilde, ‘Demokrasi Paketi’nin hazırlanma ve açıklanma süreci, yeni rejimin anti-demokratik niteliğini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor aslında.
‘Demokratikleşme Paketi’ yandaş medyanın yoğun propagandasıyla gündemde tutuladursun, iktidarın ‘Gezi Sendromu’nun sürdüğü ve bu nedenle de Türkiye tarihinin en demokratik başkaldırısının intikamı için dört koldan bir operasyonun başlatıldığı görülebiliyor.
Sadece son birkaç günden kimi örnekler verelim, bu intikam operasyonuna dair.
Yargıçlar Sendikası Başkanı ve Çankırı Hâkimi Ömer Faruk Eminağaoğlu’na, Ankara’daki Gezi Eylemleri sırasında, polisin Kennedy Caddesi’nde toplanmış binlerce kişiye saldırısını engellediği için dava açıldı. Gerekçe: “polisin görevini yapmasına engel olmak”tı.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Osman Erden’e ise, yine Gezi Eylemleri sırasında “polise direndiği” gerekçesiyle dava açıldı. Oysa Erden, İstiklal Caddesi’nde darp edilerek gözaltına alınmış, yüzünün kan içerisinde olduğu fotoğraflar basına yansımıştı.
Bir yandan muhalif isimlere yönelik yıldırma amaçlı davalar devreye sokulurken, öte yandan yandaşlar da boş durmadı ve sırtlarındaki cübbenin taşıdığı anlamdan bihaber bir grup avukat, muhalif medya organları hakkında suç duyurusunda bulundu.
Halkın haber alma hakkı yerine sansürü savunan bu cübbeli yandaşların gerekçesi komikti: ‘darbeye zemin hazırlayacak haberler yapmak’.

Örneklerin en sonuncusu ise, sanıyorum ki en çarpıcı olanıydı. Günlerce “Kızlı erkekli camiye girdiler”, “Camide içki içtiler” “Camide seviştiler” tarzı iğrenç bir kara propagandayla yürütülen Dolmabahçe Camisi iddiaları, cami müezzininin tüm bu yalanlar karşısında dik durmasıyla boşa çıkmıştı.
 “Elimizde görüntüler var açıklayacağız” diyenler, üzerinden haftalar geçmesine rağmen bu görüntüleri açıklayamadılar ama “Ben din adamıyım, yalan söyleyemem” diyerek dimdik duran bir insanı Dolmabahçe’den bir köy camisine sürerek, kendilerince intikamlarını almış oldular.
Bir yanda: ‘Demokrasi Paketi’ adı altında yaratılmak istenen illüzyon, oynanan bir müsamere; öte yanda: gerçekler.
Sadece bu örnekler bile, açıklanacak paketin ‘kozmetik’ niteliğini, bir makyajdan öteye gitmeyeceğini anlamak için yeterli; ancak şu da çok açık ki, yeni rejimin otoriter yüzü, özellikle Gezi Eylemleri ile birlikte, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmış durumda ve artık hiçbir makyaj bu yüzü kapamaya yetmeyecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar