banner80
Flaş Haber
Kapat

YURT'ta Ramazan'ın 9. günü

YURT'un Ramazan'a özel sayfası...

YURT'ta Ramazan'ın 9. günü

YURT'un Ramazan'a özel sayfası...

24 Ağustos 2016 Çarşamba 13:57
YURT'ta Ramazan'ın 9. günü
ERSAN BAYDEMİR YURT İÇİN HAZIRLADI

GÜNÜN NÜKTESİ


Varlık mülkünün bir tek maliki, bir tek sultanı vardır. O, rahmet, şefkat ve kerem sahibi dolduğu gibi, adalet ve hikmet sahibidir de. O, çalışkanla tembeli, koşanla oturanı, isteyenle istemeyeni bir tutmaz şüphesiz. Gerçi onun rahmeti sonsuzdur ve merhamet denizinde her şey müstağraktır ama, lütuf ve keremiyle nimet ve rahmet dağıtmasının da azı çoğu vardır. İyiyle kötüyü veya iyiyle çok iyiyi eşit tutmak hikmete aykırıdır. Her işi hikmet üzere olan yüce Allah ne iyiyle kötüyü ne de iyiyle daha iyiyi bir tutmaz ve onlara aynı mukabelede bulunmaz. Allah’ın rahmet sofrası kullarına her zaman açıktır ancak, Ramazan ayında her zamankinden daha bol, şaşaalı veren garenk donatılmıştır. Bu güzelim kerem sofrasının ebedi güzelliklerinden, bol bereketinden ve nimetinden daha çok faydalanmak istersen gönül kabını geniş ve temiz olarak hazırla. Azla yetinmen burada anlamsızdır. İste, çok ve daha çok iste. Sofra sahibi sonsuz derecede cömert ve ikramları da sonsuz derecede bol, leziz, hazlı ve güzeldir. Bu sofra, her yudumu bin yıl sarhoşluk olan aşk şarabından tutun, her bir tanesi bin bir bostana bedel meyvelere kadar serpilip donatılmıştır. Bunu asla garipseme! Bu sofra uçsuz bucaksız varlık aleminin ezeli ve ebedi malikinin, en özel mahluku olan insan için serdiği en özel sofradır. Bu sofradan kalbin aşk dolu, gönlün ümitle lebriz, ruhun huzur ile mutmain olarak, bütün açlıklardan doymuş, bütün ukdelerden arınmış, bütün kirlerden temizlenmiş olarak kalkabilirsin. Evet, bu senin seçimin. Bu sofrayı nasıl görürsen öyle bulursun. Ne kadar ister ve gerçekten istersen o kadar alırsın. Dedim ya bu sofrada herkes gönül kabının büyüklüğünce feyiz alacaktır. Sen çok iste, her şey iste, ısrarla iste ve alacağına inan; çünkü alacağına inanırsan verirler. Allah’ım! Ne güzel bir ev sahibisin ve ne güzel misafirperverlik yapmaktasın. Şükürler olsun sana Rabbim, sonsuz şükürler!

GÜNÜN DUASI

Allahʼım! Bugünde, bana geniş ve kapsayıcı rahmetinden bir nasip karar kıl. Beni açık ve aydın yollarına, delillerine hidayet buyur. Allahʼım! Beni her yönüyle razı olduğun şeylere sürükleyiver. Sevgin hatırına ey müştakların arzusu!

KISSADAN HiSSE DUA RİCASI

Adamın biri telaşlı bir halde İmam Cafer Sadık’ın (a.s.) huzuruna gelerek şöyle dedi: -Çok fakirim, dua edin de Allah rızkımı arttırsın İmam Cafer Sadık (a.s.):

Asla dua etmem, dedi. Adam: n Neden? diye sorunca, İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdu:

Çünkü yüce Allah, bunun yolunu belirtmiş ve “Rızkınızı arayın!” diye emretmiştir. Oysa sen evinde oturmuş, duayla rızkını evine çekmeye çalışıyorsun. 

GÜNÜN YEMEĞİ PARMAK KEBABI


Malzemeler: -500 gram dana kuşbaşı et -3 adet orta boy patlıcan -5 adet yeşil biber -2 adet domates -1 adet kuru soğan -4 diş sarımsak -1 yemek kaşığı salça -tuz, pulbiber, karabiber kızartmak için: -sıvı yağ

YAPILIŞI: Öncelikle kuşbaşı etlerimizi kızgın tavaya atıp kısık ateşte kendi suyunu çektirelim. Et suyunu çekince içine sıvı yağ ekleyelim. Eti birkaç dakika kavurup yemeklik doğranmış soğanımızı ve dövülmüş sarımsağımızı ekleyip soğanlar pembeleşene kadar kavuralım. Salçayı ve baharatları da ilave edip üstünü geçecek kadar sıcak su ekleyip etleri yarım saat pişirelim. Etler pişerken sebzelerimizi(patlıcan,biber,domates) ince parmak şeklinde doğrayalım. Tüm sebzelerimizi kızgın yağda hafif kızartalım. Fırın kabına parmak patlıcanlarımızı düzgünce yayalım. Üstüne  suyuyla beraber etimizi dökelim. Onun üstüne biberleri dizelim. En üste de  domatesleri dizip 200 derece fırında yarım saat pişirelim. Afiyet olsun.

İFTAR MENÜSÜ


-Terbiyeli Sebze Çorbası -Parmak Kebabı -Çakır Pilavı -Domates Soslu Semizotu Salatası -Kuru Domates Salatası -Güllaç (Gül Suyusuz) -Erik Şerbeti

SAHUR ÖNERİSİ


Kahvaltılık Kaşarlı Sandviç Omlet, Kaygana

MEHTMET NURİ YILMAZ YURT OKURLARI İÇİN YAZDI

Yönetmek, sanat ve maharet işi bunun için işi ehline vermeli


Devlet, toplumların yaşadığı coğrafya üzerinde, ortak kültür, tasa, kıvanç ve irade birliğinden oluşan yüksek bir yönetim aygıtıdır. Hukuku olan, felsefesi olan, yaşama arzusu ve hedefleri olan canlı bir mekanizmadır. Bir devletin en önemli ve olmazsa olmaz şartı, iyi bir yönetime sahip olmaktır.

Yüce dinimiz, iyi bir yönetimin ancak ehil ellerle kurulup yaşatılabileceğini öngörmektedir. İnsanlığın yaşadığı tarihi hakikatler de bize bunu söylemektedir. Devletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerinin altında ise daima iyi, ya da kötü yönetim örneklerinin var olduğunu görmekteyiz.

Nisa Suresi'nin 58. ayetinde Allah, bize emanetleri ehline vermemizi, insanlar arasında adaletle hükmetmemizi emrediyor. Bu ayetin inişine sebep olan olay şu şekilde gelişmişti:

Mekke'nin fethinden sonra Allah'ın Resulü, bineği üzerinde Kábe'yi tavaf ettikten sonra içeriye girmek istedi. Kábe'nin anahtarı, atalarından Osman ibn Talha'ya intikal etmişti. Allah'ın Resulü, Osman'dan anahtarı istedi. Osman anahtarı vereceği sırada Hazreti Peygamber'in amcası Abbas, bundan böyle anahtarın kendisine teslim edilmesini ve uhdesinde bulunan sikayet (hacılara su verme) hakkı yanında, sidanet (Kábe bekçiliği) hakkının da kendisine verilmesini istedi. Osman ise bu haktan yoksun kalmamak için uzattığı anahtarı geri çekti. Aynı şey iki kere oldu. Allah'ın Resulü üçüncü kez isteyince Osman, ‘‘Allah'ın emaneti olarak veriyorum’’ dedi. Allah'ın Resulü içeri girdi, Kábe'yi putlardan temizledi ve çıktı. Osman ibn Talha'yı çağırdı, ‘‘Osman, işte anahtarın, bu gün vefa ve iyilik günüdür’’ dedi, sonra da yukarıda sözünü ettiğim Nisa Suresi'nin 58. ayeti indi. Yüce Allah bu ayette şöyle buyurdu:

‘‘Allah, size emanetleri ehline vermeniz, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size böylece ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu, Allah işiten, görendir...’’

Ayetin inişine sebep olan bu olayda -görüldüğü gibi- Allah'ın Resulü, Kábe'nin anahtarını amcasına değil, babadan atadan bu işin sahip ve erbabı olan zata vermiştir. Çünkü Osman, bu işi hakkıyla yerine getiriyordu. Allah Resulü bu konuda şöyle buyurmuştur: ‘‘Müslümanların bir işine bakan kimse, o işi daha iyi yapacak biri varken bir başkasına verirse Allah'a, Resul'üne ve müminlere hıyanet etmiş olur.’’ O halde, yöneticilerin her işin başına dostluk, akrabalık, soyluluk gibi saikler gözetmek yerine, o işi en iyi bilen ve daha iyi yapacak olana vermeleri, aklın, vicdanın ve dinin gereğidir. İki kişi, Allah'ın elçisine gelip kendilerini emir (yönetici) tayin etmesini isteyince Peygamberimiz, ‘‘Biz, işimizi isteyene ve mevki düşkününe vermeyiz’’ diye buyurmuşlardır.

Kıyametin ne zaman kopacağını soran birini Allah'ın elçisi, ‘‘Emanet zayi olduğu zaman kıyameti gözetle’’ demiş, ‘‘Emanet nasıl zayi olur?’’ sorusuna karşılık olarak da ‘‘İş, ehli olmayanların eline geçerse kıyameti bekle’’ buyurdu. Toplumların ve devletlerin kıyameti ise izmihlaldir, çöküştür. Bu çöküşü hazırlayan sebeplerin başında kötü yönetim gelmektedir. İşi ehline vermeyen, devletin imkán ve makamlarını her türlü adalet ve vicdan ölçülerinin dışında eşe, dosta, akrabaya ikram eden yönetim...

Yönetmek, sanat ve maharet işidir. Tıpkı bir orkestra gibi... Bu orkestranın iyi bir şefi olmalı, onu vücuda getiren enstrümanlar arasında ahenkli ve uyumlu bir frekans birliği sağlanmalıdır. Notalar bunun için vardır. İyi bir yönetici bu notaları iyi okuyabilmeli, enstrümanları çalacak olanları da her şeyden önce nota bilgisi olan insanlardan seçmelidir. Kötü çalınan bir enstrüman, orkestranın bütününü ve icra edilen eseri nasıl sevimsiz hale getirirse, kötü yönetilen bir ülke de tıpkı bu orkestra gibi milletin en büyük eseri olan devleti tanınmaz hale getirir.

Osmanlı Devleti'nin üç kıtada 19 milyon kilometrekarelik coğrafya üzerindeki asırlarca süren ‘‘süper devlet’’ hükümranlığı, hep bu iyi yönetimlerin eseridir. O yönetimlerde Sokullu gibi vezirler, Zembilli Ali Efendi gibi sözünü padişahtan esirgemeyen din adamları, Sinan gibi mimarlar, Molla Hüsrev gibi ilim adamları, Baki gibi şairler vardır. Fatih, İstanbul surlarını delecek olan topları işinin ehli olan bir Macar ustaya döktürmeseydi o kutlu fetih gerçekleşebilir miydi?

Osmanlı'nın çöküş dönemi, diğer bütün faktörler yanında bir yönetim dramıdır. Topluma adalet dağıtan kadılıkların bile rüşvet ve iltimasla dağıtıldığı bu dönemin karakterini, bakınız aynı yöntemlerle işbaşına getirilmiş bir köse vezirin şahsında nasıl tavsif ediyor şair:

‘‘Üç tuğlu vezir olurdu evvel

Üç tüylüsü şimdi oldu peyda.

Üç tüy ile üç tuğu var kıyas et,

Devlet ne idi, ne oldu hálá.’’

Arapça'da bir söz var:


‘‘Halkın dili hakkın kalemidir. Halk konuşur, hak yazar.’’ Toplumların kaderi de böyledir; halk nasıl bir yönetimi kendisine layık görürse, Allah da onun başına öyle bir yönetimi getirir. Bugünkü yazımızı yüce Mevlana'nın şu sözleriyle tamamlayalım: ‘‘Allah vücuda göre baş yaratır. Hiç gördün mü, vücut tilki olsun da baş insan olsun. Vücut tilki ise baş da tilkidir.’’ İyi, ehil, adil ve doğru bir yönetimi tesis etmeden o ülkenin beka ve yükselme davasına hizmet etmek, onu yüceltmek, onun koyduğu hedeflere ulaşmak mümkün değildir.

HASAN KANAATLI YURT İÇİN YAZDI

Duaların kabul ayı


Ramazan ayının özelliklerinden bir diğeri de, bu ayda, dûaların kabul olması hususudur. Nitekim birisi bir eve konuk olduğunda, nasıl ki ev sahibinden onun imkânı ölçüsünde bir şey talep ettiğinde, onu elde etme imkânına sahipse, Yüce Allah da bu ay içerisinde mümin kullarına kapıyı açtığı için, onlar için uygun gördüğü taleplerini hiç çekinmeden ita etmektedir

Dûa Nedir?


Arapça bir kelime olan dûa sözlükte; yalvarma, yardım talebinde bulunma ve bir arzunun karşı tarafça yerine getirilmesi anlamlarında kullanılmaktadır. Örneğin; Meryem Suresi ayet 3’te yalvarma anlamında kullanılmıştır: ‘Hani O (Zekeriya peygamber), Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı’. Enfal’9 da ise yardım talebinde bulunma anlamında kullanılmıştır. ‘Hani (Bedir Savaşı’nda) yalvararak Rabbinizden yardım istiyordunuz ve O, ‘Kuşkusuz, sırayla gelen bin melekle sizi destekleyeceğim’ diye dûanızı kabul etti’

Neden Dûa?


Çünkü  insan denilen bu yaratık, bir taraftan zayıf, güçsüz, imkânsız ve bilgisiz, diğer taraftan da bela ve acıların bol olduğu, maddi ve manevi saldırıların sürekli hedefinde bulunduğu, insan ve hayvanlar tarafından eziyetlerle karşı karşıya kaldığı bir âlemde yaşamakla birlikte, hiçbir zaman sürekli yükselmek, mükemmelliği yakalamak, dünyevi ve uhrevi saadetleri ele geçirmek arzusundan da asla vazgeçmemiştir En büyük arzusu insanlığın zirvesine ulaşmak olmuştur. Bunlara ulaşması için kendinin aciz, Yaratıcısının da her şeye kadir olduğunu bildiğinden, O’na dûa etmekten başka çaresinin bulunmadığını anlamıştır. Allah’ın kendisine sunduğu göz kamaştırıcı güce sahip olsa da dûaya tevessül etmiştir!

Dûasız çalışmanın yeterli olacağına, dûasız güç biriktirmeye, dûasız savaş meydanlarına gitmeye, dûasız iş yerleri açmaya, dûasız ders okumaya inananlar büyük yanılgı içerisinde oldukları gibi, hiçbir şey yapmadan, emek ortaya koymadan, gayret sarf etmeden, akıl ve alın teri akıtmadan her şeyin yalnızca oturup dûa etmekle ve Allah’tan istemekle halledileceğine inananlar da büyük bir yanılgı içerisindeler. Kur’an, hadis ve akıl bize şunu söylüyor; dûasız çaba ve çabasız dûa kişiyi amacına ulaştırmaz! Örneğin düşman, oturup da dûa etmekle alt edilmez. Allah’ın yardımını talep etmeden de yalnızca kendi gücünde galip gelinmez. Hedefe ulaşmak için güç ile dûa İki Kanat misalidir, bir kanatla hedefe ulaşılmaz! Nitekim düşmanla savaş hususunda Kur’an şöyle buyuruyor:

-‘Onlara (Kafirlere) karşı kudretiniz dâhilinde olan her türlü güç ve bağlanıp beslenen aflar hazırlayın. Bu yolla Allah’ın düşmanını kendi düşmanlarınızı ve bunların dışında sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğer kimseleri korkutursunuz.’( Enfal/60) Bu ayet peygamberlere ve onlara tabi olanlara düşmana karşı maddi güç oluşturmayı emretmesine rağmen, yine de peygamberlerin Rabbine yakarıp dûa ettiğini de görüyoruz. Örneğin şöyle yakarıyor: Rabbim! Ben yenildim, bana yardım et.( Kamer/10) Veya örneğin ilimle ilgili Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: ‘Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz’ veya ‘Çin’de de olsa ilim tahsil ediniz’ Fakat diğer taraftan da peygamberine şöyle dûa emretmesini emrediyor. Yüce Allah: ‘De ki, Rabbim ilmimi arttır’ Taha /114 Servet elde etme hususunda da birçok hadisler hem çalışmayı hem de dûa etmeyi öneriyor. Örneğin Ehl -i Beyt imamlarının altıncısı olan Hz Cafer Sadık (a.s) den şöyle naklediliyor:

-‘ Yüce Allah Hz Davud’a vahiy ettik, sen iyi bir kulsun. Şayet Beytu’l-Maldan (genele ait bütçeden) geçimini sağlamak istemiyorsan, bari kendi elinle bir iş yap.’ Davud peygamber ağlamaya başladı. Allah Teâla demire Davud’un elinde mum gibi yumuşak olmasını emretti. Davud, her gün demirden bir zırh yapıp bin dirheme satıyordu. Üç yüz altmış zırh yapıp üç yüz altmış bin dirheme sattı ve böylelikle Beytul Mal’a bağımlı olmadı. (Biharu’l- Envar, c14, s13) Ticareti terk edenleri kınayan birçok hadisler bulunmasıyla birlikte, ticaret ederken dûa edilmesini tavsiye ve teşvik eden hadisler de vardır. Örneğin; ‘Allah’ım! Rızkımı artır. Bana rızık genişliği ver.’ Namazların sonunda ve özellikle de Ramazan ayında ömrün uzunluğu ve rızkın vusatı hususunda dûa edilmesi tavsiye edilmiştir. Tabi ki bu tür dûaların yapılması yanında gereken gayret ve çabanın da gösterilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Dûa’nın Kaynağı

Tabi ki mümin bir kulun yaptığı her eylemin kaynağı Kur’an olduğu gibi, dûanın da kaynağı Kur’an’dır. Kur’an, Hz. Zekeriya, Hz. Süleyman, Hz. Nuh, Hz Yunus, Hz. İbrahim ve peygamberlerin ağzından nasıl dûalarda bulunduklarını nakleder. Bunların dışında, kimi ayetlerde de dûanın azametini bizlere fark ettirir. Nitekim bu ayette şöyle buyurur. ‘De ki: ‘Dûanız olmasa, Rabbiniz size ne diye değer versin? ( Furkan/ 77) Diğer bir ayette de şöyle buyurur: ‘ Rabbiniz dedi ki: ‘Bana yalvarın, dûanızı kabul edeyim.’(Mü’min/60) Birçok hadislerde de dûa ile ilgili teşvikler olmuştur. Örneğin; Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

-Dûa, müminin silahı, dinin direği, yerin ve göklerin nurudur’( Bihar, c93, s 288)

- Dûa ediniz, dûa her derdin dermanıdır’ ( Bihar, c 93, s 295) Ehl-i Beyt imanlarının sekizincisi Hz Ali B.Musa elRıza (a.s) şöyle buyurmuştur: ‘ Peygamberlerin silahıyla kuşanınız!’ peygamberlerin silahı nedir? Diye sorulduğunda; ‘dûadır’ diye cevap buyurdular.( Devam Edecek)










Önerilen Haberler
Son Güncelleme: 24.08.2016 13:57
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.