Referandum yapılalı üç ayı geçkin zaman oldu.

YSK’nın kesin seçim sonuçlarını açıklaması ardından ana muhalefet partisi CHP önce Danıştay’a sonra AİHM’ye müracaat etti.

Referanduma ilişkin tartışmalar sönümlenerek bir süre daha devam etti. Ülkemizde gündemin hızla değişmesi ve yaşananlar referandumu ve sonuçlarını adeta unutturdu.

Referandum sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan AKP’nin olağanüstü genel kurul toplantısı sonucu, aynı zamanda AKP Genel Başkanlığına seçildi.

Bu seçim sonrası b ir süre partili Cumhurbaşkanlığı tartışıldı şimdilerde ise adeta unutuldu, konuşulmuyor.

Bu seçime kim nasıl hazırlanıyor. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan parti örgütünde metal yorgunluğu olarak nitelendirdiği başarısız bulduğu yöneticileri değiştiriyor, değişime zorluyor.

Aynı anlayışının gereği, Bakanlar Kurulu’nda da yeni bir yapılanmaya gitti.

İktidar bunları yaparken, Anamuhalefet Partisi bu konuda neler yaptı.

İlk adımı atan Deniz Baykal oldu.

CHP’nin önceki Genel Başkan’ı Deniz Baykal üye tabanının seçeceği buna Hayır bloğunda yer alan diğer parti üyelerinin de katılabileceği bir ön seçimle aday belirlenmesi yönünde görüş belirtti.

Baykal’ın açıklamalarına karşı belirli çevreler birazda farklılaştırarak tepki gösterdiler.

Tabandaki on binlerce üyenin katılımı ile belirlenecek adayın, yönlendirebilecekleri bir aday olmama endişesi bu tepkilerin gerekçesi idi belki de.

Ardından, CHP Genel Başkan’ı Kemal Kılıçdaroğlu Hayır bloğunda yer alan siyasi parti, sendika ve sivil toplum örgüt temsilcileri ile görüştü.

Benim bildiğim başka bir gelişme olmadı? Siz biliyor musunuz?

Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonrası CHP Genel Başkan’ı Kemal Kılıçdaroğlu’nun günlerce süren ADALET sloganı adı altında başlattığı yürüyüşte de ‘partili cumhurbaşkanlığı’ konusu yeterince gündemde yer almadı.

Dış politikada; Suriye ve Irak’ta ki gelişmeler, Almanya ile yaşanan gerginlik, Katar’a karşı uygulanan ambargo gündemimizde en yoğun yer alan konular.

Türkiye için çok önemli olan Kıbrıs görüşmelerinde Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminin istemleri, Türkiye’den istenen ödünler, Ege’de Lozan antlaşması ile Türkiye’ye bırakılan adaların Yunanistan tarafından işgali ve sessiz kalınmasının nedenleri yeterince konuşulmamakta ve gündemde çok yer almamakta.

Oysa Kıbrıs Harekâtının yıldönümü 20 Temmuz, ya da Lozan antlaşmasının yıldönümü 24 Temmuz anmaları bunlar için önemli fırsatlar idi.

Her ikisi de bizim için stratejik ve tarihsel önemi olan konular.

Son günlerde Lozan ile ilgili yalan yanlış doğru olmayan birçok bilgi bazı çevrelerce gündeme taşınmakta.

Tarihsel gerçekler çarpıtılarak kazanılmış hakları- mızın yitirilmesine adeta çanak tutulmaya çalışılmakta. Ulusal Kurtuluş Savaşımıza ve onu taçlandıran Lozan antlaşması bizim onurumuz ve gururumuzdur.

Lozan’da kazandıklarımızı yitirmemizi isteyen dış güçlerin tarihsel gerçekleri çarpıtmalarına izin vermemeliyiz.

Bunun için tarihsel gerçekleri öğrenmemiz, öğrendiklerimizi genç nesillere aktarmamız, bilinçli davranmamız, toplumsal hafızamızı güçlü tutmalıyız.

Toplumsal hafızamızı birkaç ay öncesine doğru zorlayalım. İki ay öncesine kadar gündemimizde yoğun olarak neler vardı, hatırlıyor musunuz?

Seçimlerde mühürsüz oy pusulası kullanılması, bazı sandık kurulu üyelerinin evet mührü basması, sandıktaki seçmen sayısından fazla oy çıkması, bazı din adamları ve kamu yöneticilerinin taraflı davranması, azımsanmayacak sandıkta blok evet oyu çıkması gündemimizi oluşturuyordu.

O gün bunları konuşurken bugün bunları unutmuş gibi davranıyoruz.

Oysa gelecek yıl seçimler var ve her gün bir adım daha yaklaşıyoruz. Aynı şekilde; bundan 94 yıl önce emperyalist ülkelere karşı kazandığımız Ulusal Kurtuluş Savaşımızı, sonrası bağımsızlığımızı belgeleyen Lozan antlaşması ile 43 yıl önce zor şartlarda gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtını, nedenlerini ve sonuçlarını unutturmak isteyenlerin, hatırlamamızı istemeyenlerin oyunlarına gelmemeliyiz.

Tarihimizi, geçmişimizi, yaşadıklarımızı hatırlamalıyız ki geleceğimize doğru yön verebilelim.

Biliyoruz ki; tarihini bilmeyen toplumların gelecekte yerleri olmaz. Cumhuriyet’imize ve kuruluş felsefesine sahip çıkmak her Türk vatandaşının görevidir.

Bu görevden hiç kimse bizi alıkoyamaz.

Yakın geçmişte Balyoz-Ergenekon davalarının savcıyım diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile siz bu davaların savcısı iseniz bende bu davaların avukatıyım diyen CHP’nin önceki Genel Başkanı Baykal arasında yaşanacak siyasi mücadele Türkiye’nin hangi kıvrımları, hangi dönemeçleri nasıl geçeceğinin habercisi olacak gözükmekte.

Baykal, bunu ‘Demokrasinin gereği olarak yaptığını’ açıklayacaktı.

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yusuf Metin 2017-07-26 13:42:51

Kırım