banner87

“Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” Susanna Tamaro'nun romanı, romanda 80 yaşındaki bir kadının torununa yazdığı ama göndermediği mektuplar var. Mektuplarda roman kahramanının duyguları, bilişleri, değerleri ve yaralarına tanıklık ediyoruz.

Romanı ilk okuduğumda şunu sormuştum kendime bir insan niye duygularını ifade etmek ve paylaşmak için onca yıl bekler?

Öyle sanıyorum ki romanın kahramanı da duygularını lüks olarak gördüğü için duygularından kaçmış ve onlarla savaşmıştı. Yani onlarla yaşamayı öğrenememişti. Gönderilmemiş mektupların kahramanı da bedenini duygularına kale yapmış bundan dolayı da yaralarını hiç kimseye göstermemişti. Belki de kendi açısından haklıydı.

Aslında biz de aynı şeyi yapıyoruz hep ve biz de hiç kimsenin bizi yaralarımızdan tanımasını itemiyoruz, bunu zayıflık olarak algılayıp yanımızdaki insana seni seviyorum demeyi bile yasaklıyoruz kendimize. Tam da bu körlüğümüzden dolayı hayatına değdiklerimizin peşinden çoğu zamanlar lanetler okuyoruz.

Onu için duygularımızı, Sidarta’nın teknesinde, Araf’ın kapısında, Dante’nin cehenneminin kapısında bırakıyoruz İbrahim gibi bıçağı çekip İshak’a kavuşmaktan korkuyoruz.

Oysa İbrahim “imanı” için yaşama evet demişti Hikâye şöyle idi “Ve Tanrı İbrahim’i denedi ve ona dedi; İshak’ı, biricik oğlunu al ve onu Moria -Gerkçe, “delilik”- diyarına götür. Onu orda sana göstereceğim dağda kurban olarak sun.”  İbrahim bu buyruğa harfiyen uydu.

Soren Kierkeggard, İbrahim’in içinde bulunduğu bu paradoks için; “imanın başladığı yer, düşünmenin terk ettiği yerdir.” Der, İbrahim bu durumda “iki olumlu ve yüksek değerin çatıştığı yerde” ne yapacaktır? Elbette bıçağı çekecek ve İshak’a kavuşacaktır. İman, duygu ve bilişin çatışması bu hikâyede pik yapmıştır.

Merak ediyorum acaba siz olsaydınız ne yapardınız? İmanınıza mı? Duygularınıza mı? Yoksa bilişlerinize mi teslim olurdunuz? Yani hangi yanınızı dinleyip onun peşinden giderdiniz?

Ama size önerim böyle bir durumda bu üç yanınızı da hesaba katıp öyle karar vermenizdir. Bir anlamda var olma cesareti göstermenizdir. Çünkü tek derdiniz kendinizi, kendinize göstermekse öncelikle; “kendi varoluşlarını problem olarak gören” put kırıcılarının savaşlarını ve ölümün ikiye böldüğü bu ruhlara da kulak verin derim.

Onun için “Ölüler Evi”nden atılan çığlıkların ve zincirlerin seslerini dinleyin. Unutmayın ki Dostoyevski, yurtsuzluk duygusuna yenilseydi “Ölüler Evinden Anılar” yazılmayacaktı.

Ya da “Beni asacaksanız, gitarımın telleriyle asın.” Diyen Vitsovstki’nin çığlığını. Vitsovstki göçmen ve sığınmacı olup köklerinden uzaklaşmayı kabul etmemişti biat etmediği için de “gitarının telleriyle asılmak istemişti”.

İster Sidarta’nın teknesinde olun, ister Moria dağına çıkın, ister “ölüler evinde” zincir sesi olun ve ister kendi gitarınızın tellerine asılmak isteyin ama siz siz olun “gönderilmemiş mektuplar” bırakmayın geride.

“Yüreğinizin gittiği yere de gitmeyin.” Çünkü bazı durumlarda yüreğiniz sizi cehenneme de çıkarabilir. Onun için duygularınıza, bedeninizi, bilişlerinizi ve tinselliğinizi gardiyan yapmayın.

.

Ve sevgili Ahmet Kaya gibi “Kafama sıkar giderim” deyip erkenden de çekip gitmeyin

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.