Ülkeler, devletler vardır, Batı dünyasında “cici çocuk” olarak tanımlanır.

Bir de ülkeler vardır ki sağları solları belli olmaz.

Kendilerine ciddi yanlış yapıldığını düşündükleri ya da sandıklarında ittifak içinde oldukları sözüm ona dostlarına posta koymaktan geri durmazlar.

Liderleri aslında Batı’nın istediğini yaptırabileceği kalibrede kişilerdir.

Perde gerisinde birbirleriyle iyi geçinirler.

Ama sahne önünde kayıkçı kavgası yaparlar.

Bunlara örnek mi ararsınız?

Yakın geçmişten verelim.

Örneğin Ayetullah Humeyni tarafından devrilen İran Şahı Rıza Pehlevi, Filipinler’in eski Cumhurbaşkanı Ferdinand Marcos.

Biraz yakına geldiğimizde Irak’ı onlarca yıl demir yumrukla yöneten Saddam Hüseyin, Mısır’ın bir zamanlar her şeyi olan Hüsnü Mübarek, Kral İdris Sunusi’yi Türkiye ziyaretindeyken bir darbeyle deviren albay eskisi Libya lideri Muammer Kaddafi. Bunların hepsi biraz ayakları sürçüp güç zehirlenmesine kapılınca ne olduklarını bile anlamadan tepe takla oldular.

Daha açık söylemek gerekirse “dostlarından” bağımsız hareket etme hevesine kapılınca halk diliyle ipleri çekiliverdi.

Hele Saddam Hüseyin’in diplomasi alanında ayağının sürçtüğünü gösteren öyle olaylar var ki. İngiliz diplomasi dilinde “false flag” yani sahte bayrak operasyonu.

Bir örnek...

Yıl 1990 aylardan Temmuz. ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie Saddam Hüseyin’i ziyaret eder.

April Glaspie dünyada gerekli yerlerde önemli bir istihbaratçı olarak tanınmaktadır.

Saddam, görüşmede Glaspie’ye Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi durumunda Washington’un nasıl bir tavır alacağını sorar.

Glaspie bu soruya, Washington’un egemen bir ülkenin yapacaklarına hiç bir şekilde karışma, onaylama ya da karşı çıkma gibi bir hakkı olmadığını söyleyerek yanıt verir.

Saddam ne bilsin karşısındakinin son derece diplomatik bir yanıt verdiğini.

Glaspie’nin sözlerini Washington’un Kuveyt’in işgalini onaylayacağı, en azından bu işe karışmayacağı gibi yorumlar.

Sonrasını hepimiz biliyoruz.

Ağustos’ta Irak Kuveyt’i işgal eder.

Ama...

Sonra ne olur?

1991 Ocak ayında ABD Birinci Körfez Savaşı’nı başlatır.

Irak kuvvetlerini Kuveyt’ten kovalar.

Yine de Saddam’a kredi açılması sürer.

Ne zaman ki Saddam bu kez kitle imha silahları ürettiği gözdağıyla kafa tutmaya kalkıştı, sonu oldu. İkinci Körfez Savaşı ve Irak’ın işgaliyle Saddam Hüseyin tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.

Bunları anlatmamdaki neden şu…

Batı’nın “cici devlet” olarak benimsediği, hatta besleyip büyüttüğü kimi ülkelerin liderleri yıllar içinde güç zehirlenmesine kapılınca ülkeleri yine Batı tarafından “toxic state” yani sözlüğe göre “zehirli”, “psikolojisi bozulmuş”, “psikoloji bozan” devlet olarak damgalanıyor.

Bu damgayı yediğinizde de sonunuz pek de hayırlı olmuyor doğrusu.

Yakın tarihin örneklerini başka kaynaklardan da okursanız daha vahim olaylar karşınıza çıkacaktır.

Demem o ki sakın ola bir ülke “toxic state”, “psikolojisi bozuk” ya da “zehirli ülke” damgası yemeye görsün.

Allah muhafaza, liderinin ya da liderlerinin sonu hiç hayırlı olmuyor.

Daha açık söylemek gerekirse ecelleriyle ölmüyorlar.

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.