Çocukluğumuzda annem biraz yüksek sesle konuşsam bacağıma bir çimdik atar; kulağıma eğilir;

-Usul konuş, diye uyarırdı.

Usul konuşmak, alçak sesle, sakin ve tane tane konuşmaktı.

Yüksek sesle yapılan her türlü iletişimden hiç haz almamamda,  doğru dürüst okul yüzü görmeyen annemin bu uzgörülü eğitiminin payı büyük olmalı.

Falih Rıfkı Atay, biz Akdenizlilerin çok gürültücü olduğunu söyler. Bence doğru bir saptamadır.

Avrupa’da yaptığım bir gece tren yolculuğumun sonunda; “Allah bana bir daha iki İtalyan’la aynı kompartımanda gece yolculuğu nasip etmesin.” dediğimi hiç unutmam.

Ya Yunanlılar?

Bir kahvede bir masada dört Yunanlı, öbüründe de bizden dört kişi oyun kursun, Türkçe ve Yunancayı bilmeyen birileri de onları izlesin. Hangilerinin Yunan, hangilerinin Türk olduklarını anlayamayacağına bahse girerim.

Sözlü iletişimin bin bir kuralı var. Ama o bin bir kuralın birincisi dinlemesini bilmek ikincisi sesi dinleyene göre ayarlamak.

Biz o ilk iki kuralda bütünlemeye kaldığımız için,  diğer kurallarda sınıfta kalmamız kaçınılmaz oluyor.

Eskiden okullarımızda nöbetçi öğrencilerin merdiven başında çaldığı bir zil vardı. Artık okul zilleri, ezgili şarkılı ve otomatik. Bu bir gelişme elbette. İyi de okul zilini mahalleliye dinletmenin gerekçesi ne? Mahalledeki evlerde hastaların, yaşlıların ve uyuyan bebeklerin olabileceği neden dikkate alınmaz?

 Ya o ezanlar?

Önce cant cunt diye bir ses duyuluyor. Ardından nedense birkaç saniye arayla bütün camilerden yükselen ezan sesleri havada birbirine karışıyor.

Bu ülkede müezzinler, eskiden şerefeye çıkar; çıplak sesle ezan okurlardı. Akif’in, “ o ezanlar ki dinin temeli “, “ vecd ile bin secde eder varsa bin taşım” dediği o ezanlar olmalı. Şimdilerde ezanları da otomatiğe bağladık. Minareler mahyalar için, şerefeler minarelere süs. Her şeyi anladık; ama hoparlörlerin iki üç camiinin ezanlarının birbirine karışır şekilde açılması niye?

Bodrum bu. Dün şıkır şıkır yağan yağmur bugün yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakıverdi. Böyle bir zamanda evde kapanıp kalmanın bir alemi yok. Hele hele televizyondaki İran füzelerinin nedenlerini sonuçlarını üfüren kerameti kendinden menkul menemen bardaklarını dinlemek hiç bana göre değil. At kendini rıhtıma.  Martı kahkahalarıyla bağlan hayata. Balıkçı muhabbetleri dinle. Uzan Kumbahçe’ye doğru. Köşebaşlarında dalından yenice kopmuş mandalina kokuları karşılasın seni.

Daha dün, “Bodrum’un yazı ne kadar gürültülüyse, kışı da o kadar sakindir.” diye bir saptamamız da vardı bizim. Acaba şimdilerde durum böyle mi?

Neyzen Tevfik caddesinde yürürken yanımızdan geçen araçlardan yayılan müzikler maşallah  yaz sezonu barların müziklerini aratmıyor.

Gerence Sokak’ın oralara vardığımızda öğle ezanı önce Tepecik camiinden başlıyor. Saniyeler sonra Adliye Camii ve Kızılhisarlı Mustafa Paşa camii devreye giriyor. Havada çarpışıyor sanki sesler.

Ezan sesleri eşliğinde limanı barlar sokağını geçip Kumbahçe’ye adım attığımız an bu kez

Limana yanaşan bir turist gemisini karşılarmış gibi bir müzik başlıyor.

- Hah işte, teneffüs zili de çaldı diyor yanımdaki arkadaş.

Zil müziği bitmeden ortalığı çocuk çığlıkları kaplıyor. İnanılmaz bir şey bu. Demek ki şimdi çocuklar çığlıklarla iletişim kuruyorlar. 

 -  Bu ne yahu diyor, Bu çocuklar konuşmayı bilmiyorlar mı, diyor bu kez arkadaşım.

Aklımda Oscar Wilde’in hani o çocukları sokmadığı için bahçesine bahar gelmeyen Bencil Dev’i…

“Kuş cıvıltısı olmayan bahçe, çocuk kıkırtısı olmayan ev” mi olurmuş?

İyi de bunlar ne kıkırdıyor, ne de cıvıldıyor; annemin söyleyişiyle çığrınıyor...

 -  Televizyon seyrediyor musun, diye soruyorum ona.

 -  Hayır, diyor.

 Gülüyorum…

 -  Öyleyse, “Ben Bilmem Eşim Bilir” adlı programı bir seyret, diyorum.

 Ne alaka, der gibi yüzüme bakıyor.

-  Onların anaları da böyle!

İkimiz de gülüyoruz.

İşin özü bu aslında.

Milli Eğitim, bellek gelişimi henüz tamamlanmamış “değerler eğitimi” adı altında dualar ezberletmeye ve namaz kıldırmaya çalışacağına önce temel iletişim becerileri kazandırmaya çalışması pedagoji bilimi gereği değil midir?

80’li yılların sonunda Belçika’da bir okul etkinliğine gitmiştik. Programdan çok programı izleyen çocukların sosyal ortamdaki davranışları dikkatimi çekmiş oğluma yazdığım mektuplardan birinde izlenimlerimi oğlumla;

“800 kadar kişinin izlediği gösterilerin bana göre ilginç yanlarından biri hiçbir engel olmamasına rağmen çocukların alana çıkmaması. Bu çocuklar acıkmaz mı, çişleri gelmez mi, onların analarının babalarının yanında sessizce durmalarını sağlayan nedir? Merak etmemek mümkün değil.

Gösteri bitiyor. Tribünler yavaş yavaş boşalıyor. Geride ne bir çöp, ne bir kâğıt parçası görüyorum. Şaşırıyorum. Yoksa ben program izlerken görünmez çöpçüler mi topladı o çöpleri? 23 Nisan törenlerinde kapıdan kovsan bacadan girer örneği salkım saçak sahneye tırmanan çocuklarımızı; mikrofonda şiirleri bile bastıran bebe viyaklamalarını ve program sonrası 8-10 kişi torbalar dolusu topladığımız çöpleri düşünüyorum.”  satırlarıyla paylaşmıştım. (Oğluma Mektuplar- Seni Sevgiye Emanet Ediyorum, Bilgi Yayınevi, 1999)

Geçen zamanda oralarda ne değişti bilmiyorum. Ama bizim de dünden daha iyi olmadığımız gerçek.

Gürültüden bir an önce uzaklaşmak için adımlarımızı hızlandırıyoruz. Deniz öylesine duru ki, sanki unut her şeyi, gel bana der gibi.

- Çoluğu çocuğu, anayı babayı boş ver diyor arkadaşım. Akşam haberlere bak. İletişim düzeyimizin aynası orada.

Doğru söze ne denir. Acı acı gülüşüyoruz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.