Bu örgüt silahlı mıdır?

Sizin efendileriniz, 17 Aralık 2013’e kadar, şimdi “Silahlı Örgüt Lideri” dediğiniz şahsın elini öpmek için sıraya girerken, gerçek Türkiye sevdalıları 17 Aralık’tan beş ay önce tehlikeden haber veriyorlardı


Yeni Akit’ten Hasan Karakaya, Necip Hablemitoğlu cinayetinin Gülen cemaatiyle bağlantılı olduğu iddiasını köşesine taşırken, Yeni Şafak yazarı Cem Küçük de, Hrant Dink cinayeti öncesinde “Pensilvanya’nın cinayeti teşvik edin talimatı verdiğini” öne sürdü. Ancak Savcı Yılmaz, Gülen cemaatinin silahlı bir örgüte dönüşmesinin miladı olarak 2010’u işaret etmiş.
Cemaat’e yönelik bu “şiddet” içerikli suçlamalar oldukca yeni. Öteden beri yapılan suçlama şuydu: Devlet’in asli organlarını, hile ve desise ile ele geçirerek, amaçlarına uygun bir devlet kurmak. Bu amaçla, bir kurum olarak TSK’yı tahribe girişmişler; kendilerine düşman addettikleri bireyleri de hukuk cinayetleriyle ortadan kaldırmaya teşebbüs etmişler. Haklarındaki en son iddia, “seçilmiş iktidarı bir hukuk darbesiyle ortadan kaldırmak” oldu. Buna benzer iddialar ve iddialara karşı savunmalar yazılı ve görsel basında yer almakta. Savunmalarının özü şuna benziyor: Cemaat’e gönül bağı olan bazı polis, savcı, hakim yanlışlar yapmış olabilir, ama bu yanlışları bir “örgütlülük” içinde yapmamışlardır; yine Cemaat’e ait basın-yayın organları, bu yanlışlar silsilesi sırasında, sadece “basın” görevi yapmışlardır, daha başlamamış soruşturmalardan bahsederek ve başlamış soruşturmalarda gizli kalması gerekenleri yayınlayarak, bir “örgüt”ün faaliyetleri için koordinasyon ve halkla ilişkiler görevi yapmamışlardır.
Bugün bazı AKP’ci yayın organlarında, “Parelel”cilikle suçlanma komikliğine uğramış YURT gazetesinin 27 Temmuz 2013 tarihli nüshasının bu köşesinde, yani AKP ve Cemaat aynı parelel çiftenin iki hattı halinde iken, şu satırları yazmıştık:
“İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra, müttefikler, Nazi'leri, Nuremberg'de kurulan mahkemelerde yargıladılar.‘İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar’ yargılamaların ana fikriydi. Yahudilerin imhasından, savaş esirlerine kötü muameleye, işkenceye, kasabaların tahribine, yağmacılığa, köle işçi çalıştırmaya kadar çeşitli suçlardan yargılandılar. Yargılananlar, sadece parti yöneticileri, askerler, polisler olmadı. Krupp ve IG Farben Yargılamaları’nda, Nazilere katkı yapan 2 önemli şirketin sahip ve yöneticileri yargılandı. Doktor Yargılamaları’nda, Nazi ideolojisine uygun işler yapan doktorlar yargılandı. Hukukçu Yargılamaları’nda, Nazi Adalet Bakanlığında görevli hakim ve savcılar yaptıkları adaletsizlikten yargılandı.

Gelelim Türkiye'ye...
Yukarıda değinilen Hanefi Avcı davası dışında, son yıllarda bir çok asker davası açıldı. Bu davaların hazırlanışında, sürdürülmesinde bir çok hukuksuzluğun yapıldığı, kanunsuz dinlemelerin delil addedildiği, kurgulanmış gizli tanıklar kullanıldığı, hatta maddi delil imal edildiği gibi korkunç iddialar basında yer aldı. En son Birleşmiş Milletler'in ilgili birimlerinin de bu konuda Türkiye'yi kınadığını öğrendik. Bu kanunsuzlukların belli bir mihrak tarafından yapıldığı iddia edilmektedir. Eğer bu doğruysa, bu mihrakta yer alanlara Nuremberg Mahkemelerini hatırlatmak gerekir. O mahkemelerdeki bir çok sanık, ‘Aldığım emri yerine getiriyordum!’ savunmasına sığınmıştı. Çok alt seviyede görev yapan, az sayıda Nazi için bu savunma kabul edilmişdi. Ama, orta seviye dahil daha yukarılarda görev yapan Naziler için, ‘Bu seviyede görev yapan bir insan, aldığı emrin İnsanlığa Karşı Bir Suç olduğunu bilmesi gerekir’ denerek, bu tür savunma kabul edilmedi.
Şimdi, herhangi bir polis veya savcı, sanığa duyduğu garezden dolayı, sanık lehine bir delili görmezden gelirse ve bu usulsüzlüğünden dolayı yakalanırsa, bu suçtur; bu durumda, görevi ihmal, adaleti etkilemek gibi maddelerden çok ağır sayılmayacak hapis cezaları alabilir. Bir hakim, kaşını gözünü beğenmediği masum bir insanı mahkûm ederse, o hakimin yakalanması çok zordur; ancak kendi vicdanı hakimi cezalandırabilir. Ama, bu polis, savcı, hakim, kendi bireysel aymazlıkları, hainlikleri yüzünden değil de, bir örgütün telkiniyle veya emriyle bunu yapıyorsa, bu çok vahim bir suçtur, çok ağır hapis cezalarına çarptırılabilir. Çünkü, artık bireysel bir mücrim olmaktan çıkıp, Anayasal nizamı yıkma amacındaki bir örgütün üyesi olmuşlardır. TCK MADDE 309 açıktır: Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar. Kanunsuz dinleme yapan bir polis şunu diyebilir: Ben sadece zevkine telefon dinliyordum. Bunun Anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmakla ne ilgisi var?’

Bu hatırlatma hem         Cemaat’e, hem AKP’cilere
Sahiden zevkine yapıyorsan, küçük bir cezayla kurtulursun. Ama, sen bu işi, bir örgüt emriyle yapıyorsan, sistematik olarak bu işe girişmişsen, Anayasanın ön gördüğü düzen, ‘Telefon Dinlemelerinin’ hangi şartlarla yapılabileceğini yazdığından, bir örgüt üyesi olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya’ teşebbüs etmişsin demektir. ‘Ama, ben, cebir ve şiddet kullanarak yapmadım ki bu işi’ dersen, alacağın cevap şudur: Sen devletin silah kullanma yetkisine sahip kılınmış bir memurusun, dolayısıyla yaptığın kanunsuzluk zımnen cebir ve şiddet içerir. Örgütlü olarak kanunsuzluklara bulaşmış bir hakim veya savcı da ‘cebir ve şiddet’sizlik savunmasına sığınabilir. Cevap benzerdir: Sen, devletin, insanları özgürlüğünden alakoymaya yetkili bir fonksiyonunu yapıyorsun. Özgürlük kısıtlama yetkisi, zımnen şiddet ve cebir yetkisine sahip olmak demektir. ’Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!’ derler. Artık Türkiye içinde ve dışında ayyuka çıktığına göre, polis, savcı ve hakimlerin bazıları üzerinde kontrol uygulayan bir gizli örgüt mevcuttur. Bu örgüt mensuplarının bir gün adaletle karşılaşmaları mukadderdir. Belki çoğu, işledikleri suçun vehametini anlamamıştır ve cehaletle yanlış yola girmiştir. Ne yapmalılar? Birincisi elbette ‘Tövbe’ etmektir. Ardından, görev yeri değişikliği istemekten, pişmanlık belirterek itirafa kadar, ilerde hafifletici hatta affettirici sebepler yaratacak olan ve kendi yaratıcılıklarına kalmış çeşitli yollar olmalı. Eğer, bir devlet memuru, ihtiyar yaşlarını, hapishane duvarları ardında geçirmek istemiyorsa, Anayasal Düzeni cebren ortadan kaldırmaya girişmiş bir örgüte üye olmuş duruma düşmemeğe dikkat etmelidir. Nuremberg Duruşmaları'nı tekrar hatırlayalım: Doktorlar ve İş Adamları gibi gayet sivil insanlar bile, hiç bizzat silah kullanmadıkları halde yargılanıp mahkum edildiler; çünkü bedhah amaçlı bir örgüte yardım ediyorlardı.”
Özetle, Yeni Şafak’tan Cem Küçük ve benzerlerine hatırlatmak gerekiyor: Sizin efendileriniz, 17 Aralık 2013’e kadar, şimdi “Silahlı Örgüt Lideri” dediğiniz şahsın elini öpmek için sıraya girerken, aralarınızdan bazıları ondan ekmek yerken, gerçek Türkiye sevdalıları, adalet aşıkları, 17 Aralık’tan beş ay önce, tehlikeden haber veriyorlardı.“Nüremberg Duruşmaları” hatırlatması, elbette, Cemaat kadar, bugünün AKP’cileri için de geçerlidir.




Önceki ve Sonraki Yazılar