Ercan Dalkılıç, Serhat Halis ile “Bir Sınırda Hapsolmak: Ulus” çalışması üzerine söyleşti

Serhat Halis: “İnsanlık tarihi çoğunluğun doğruları dediğimiz şeyin aslında insanlığın gelişimi için pek de olumlu olmadığını gösteriyor.”

Geçtiğimiz günlerde bir kitapçıda dolaşırken ilgimi çekti ilk kez Serhat Halis’un “Ulus” üst başlıklı çalışması… Notabene etiketiyle yayımlanan “Bir Sınırda Hapsolmak: Ulus”, Fransız Devrimi’nden beri tartışageldiğmiz ulus paradigmasını cesur bir şekilde tekrar yoruma açıyor.

ERCAN DALKILIÇ: Kitapta gözüme çarpan ilk şey,  anlatmak istediğiniz politik meseleyi bir hikâye ile ilişkilendirerek işliyorsunuz. Bu yeni bir yöntem mi ya da bu yöntemi neden tercih ettiniz?

SERHAT HALİS: Okuyucu açısından daha akılda kalıcı olduğunu bildiğim için hikâyeleme ile meseleye girmeyi yeğledim. Belirttiğiniz gibi, anlatmak istediğim olgu ile bu hikâye arasında bir ilişki kuruyorum. Benim daha önce de gördüğüm, okuduğum bir yöntem bu aslında ama çok yaygın olduğunu söyleyemem. Ayrıca doğada gördüğümüz herhangi bir fizik yasası ile beşeri ilişkilerin birbiriyle çok örtüştüğünü düşünüyorum. Bu bağlamda, burada yapmaya yeltendiğimiz bağdaştırma; analojik olarak da oturuyor. En nihayetinde insani, toplumsal olan her türden fenomen, doğa ve fizik yasalarının bir türevi.

ERCAN DALKILIÇ: Çalışmanın önemli ayaklarından birini ulusların doğuştan sahip oldukları haklar meselesi oluşturuyor, bunu da Marksizm içi bir yerden tartışıyorsunuz. Ulusların kaderini tayin hakkı Marksizm içinde çokça tartışılan bir mevzu mu, yoksa bu sizin gündeminize aldığınız bir mesele mi?

SERHAT HALİS: Ulusçuluk meselesi ya da ezilen ulus milliyetçiliğinin meşruluğu meselesi Marksizm içinde zaten belli dozajlarda tartışılan bir konu. Bu tartışmanın teorik düzlemde esas ayaklarını Lenin ve  Rosa Luxemburg oluşturuyor. Burada iki temel yaklaşımın açığa çıktığını görüyoruz. Biri Lenininki; bu, ulusların kaderini tayin etme hakkı gibi bir argüman üzerinden yükseliyor. Kabaca bu hakkı herhangi bir koşula bağlamadan ulusa bahşediyor, ulusun mutlak bir hakkı olarak belirliyor bunu Lenin. Bunun karşısında ise Luxemburg duruyor; o da ulusların kaderini tayin hakkının ancak proletarya ve sosyalizmin çıkarlarına hizmet ettiği oranda kabul edilebileceğini, aksi durumda bunun bir ilke olarak Marksist düşünce içerisinde yer alamayacağını vurguluyor. Bunu yaparken hak” ve meşruiyet” gibi kavramların çağın egemen düşüncesine bağlı ve çağı besleyen, öznel niteliğine vurgu yaparak, ulusların böyle bir hakka sahip olduğunu dillendirmenin marksizan değil, ulusçu bir yaklaşım olduğunu ifade ediyor.

ERCAN DALKILIÇ: Bu yaklaşımın Türkiyede bir yansıması var mı ya da Türkiye solunda da benzer bir ayrım ve tartışma var mı?

SERHAT HALİS: Benzer bir yaklaşımın Türkiye solunda Kaypakkaya ve Mahir Çayan görüşleri arasında da var olduğunu iddia edebiliriz. Tabi burada Çayan ve Kaypakkaya arasında bir polemik söz konusu değil. Çayan buna dair teferruatlı bir görüş bırakmasa da; Aydınlık Sosyalist Dergiye gönderdiği bir mektubunda, meseleyi, tek çözüm yolu olarak misakı milli sınırları içinde kalmak ya da Kürt halkının ayrılma hakkını kullanması biçiminde formüle eden görüşlerin ikisinin de hatalı olduğunu belirterek, meselenin sosyalist mücadelenin çıkarlarına göre belirlenmesi gerektiğini ileri sürer. Çayan’ın Luxemburga benzer bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz bu birkaç cümlesinden yola çıkarak.  Kaypakkaya çok daha teferruatlı yazdı ezilen ulus milliyetçiliğine ve kader tayin etme meselesine dair. Ben bu bağlamda Kaypakkanın (ulusların mutlak haklara sahip oldukları yönündeki net tavrı nedeniyle) Lenine, Çayan’ın ise Luxemburga  daha yakın olduğu sonucuna ulaşıyorum.

ERCAN DALKILIÇ: Peki ulusların çeşitli haklara sahip olup olmamasında sizce belirleyici olan ölçüt nedir? Ayrıca ezilen ya da ezen ulusçulukların ortak bir yasaya tabi olduğunu ve bu yasa gereği ortak refleksler sergilediğini söylüyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?

SERHAT HALİS: Nihayetinde her ulusçuluk, ezen ya da ezilenin gücünün belli bir aşamaya gelmesiyle birlikte yer değiştirebiliyor. Ulusçuluğun genel eğilimlerinden biri de bu zaten; diğer ulusçuluklarla beraber karşılıklı bir ezilme-ezme ilişkisi. Bir ulusun ezilen olması, onun o anda ya da bir gün ezen olmayacağı anlamına gelmiyor. Ezilen ulus da pek tabii ki gücünün yettiği diğer uluslara ya da halklara yönelik bir ezme pratiği içine giriyor. Ulusçuluğun tüm argümantasyonu en temelde; kendi ulusunun sürekli olarak ezildiği, baskıya maruz kaldığı ya da farklı uluslar ve odaklar tarafından sürekli düşmanca saldırılara maruz kaldığı politikası üzerine örülü. Ulusu, ulusçuların ona yüklediği anlamları yükleyerek tanımlamak, bu tanımı yapan özneyi ulusçu yapar.

ERCAN DALKILIÇ: Kitapta bunu hak ve meşruiyet kavramlarını sorgulayarak yapıyorsunuz bir anlamda, bunu biraz açmak gerekirse, ne dersiniz?

SERHAT HALİS: Hak ve meşruiyet gibi kavramların taşıdığı metafizik ve öznel anlamlar var ve bu kavramların içeriği, tarihsel koşullara göre sürekli değişiyor. Yani, “hak” gibi bir kavram, egemen düşünce sisteminin ona yüklediği anlamla şekil alıyor. Nitekim Luksemburg, hak kavramının ancak verili tarihsel koşulların ürünü olduğunu ve koşullar değiştikçe bu kavramın içeriğinin de değişeceğini ileri sürerek, “mutlak hak” kavramına karşı çıkar. Bence Marksist sıfatıyla örülmüş herhangi bir düşünce, herhangi bir öznenin mutlak haklara sahip olduğu fikrine saplanamaz. Bu fikre saplandığı anda metafizik dünyanın ve düşüncenin kapısını aralamış olur. 

ERCAN DALKILIÇ: Kitapta demokrasi ve halk kavramlarına karşı da negatif tanımlamalar yapıyorsunuz. Demokrasinin bu kadar meşru kabul edildiği bir çağda, hangi saiklerle bu eleştiriyi yapıyorsunuz?

SERHAT HALİS: En ileri demokrasi bile çoğunluğun isteklerinden oluşmuş bir toplumsal formasyon öngörüyor. Çoğunluğun isteklerini belirleyen şey işin kilit noktası burada bana kalırsa. Herhangi bir görüşün doğru olup olmadığını belirleyen ölçüt, o düşüncenin doğruluğuna inanmış insanların sayıca fazlalığı olamaz. Çoğunluk tarafından benimsenme ile haklılık arasında doğrusal bir bağıntı kurmak oldukça akıldışı bir yaklaşım. Nihayetinde çoğunluğun siyasal, sosyal ve kültürel reflekslerini egemen düşünce ve devlet aygıtı belirliyor. Devlet aygıtını elinde bulunduran sınıf da kitleleri şekillendirme gücüne sahip oluyor. Çoğunluğun doğrularını sorgulamadığımız müddetçe demokrasinin gerçek yüzünü görme olanağımız da yok. Mevcut çağın demokrasiyi meşrulaştırma araçlarından birini, hatta en önemlisini “çoğunluğun isteklerine dayanıyor olması” mefhumu oluşturur. Ben de bu yüzden demokrasiyi en temel yapıtaşı ve savunma silahı olan “çoğunluğun görüşleri” fenomeniyle ilişkilendirerek eleştiriyorum tabi burada. İnsanlık tarihi zaten çoğunluğun doğruları dediğimiz şeyin aslında insanlığın gelişimi için pek de olumlu olmadığını gösteriyor. Dünyanın yuvarlak olmadığını düşünen çoğunluğun olduğu bir çağda aksini iddia eden insanların yakıldığı, derilerinin yüzüldüğü, idam edildiği dönemlerden geçti insanlık. Bunun ne kadar ahmakça olduğunu ancak bugünden bakarak görüyoruz. Bunların hepsi çoğunluğun doğruları üzerinden şekillenmiş ahmaklıklar idi. Bugün de öyle, çoğunluğun ya da halkın doğruları dediğimiz şey aslında insanlık tarihi içinde geri bir noktayı temsil ediyor. Bugünün ahmaklıkları da ancak insanlığın belirli bir gelişim aşamasından sonra görülebilecek; ancak bu bizim, bugünkü ahmaklıkları teşhir etmemizin önüne geçen bir durum olamaz.

ERCAN DALKILIÇ:  Peki halkçılık ve ulusçuluk iki ayrı kavram olarak nerede birleşiyor ve bahsettiğiniz bu olgu ile nerede ortaklaşıyorlar?

SERHAT HALİS: Halkçılık ve ulusçuluk genel olarak birbiriyle örtüşüyor. İşin içinden çıkmak biraz zor ama birbiriyle grift ilişkilere sahip, çoğu zaman anlamsal bağlamda örtüşen iki kavram. Dolayısıyla bir yerde ulusçuluktan bahsettiğimiz andan itibaren belirli dozajda halkçılıktan, halkçılıktan bahsettiğimiz anda da belirli ölçülerde ulusçuluktan bahsetmiş oluyoruz. Zaten mevcut siyasal konjonktürde halk tanımı, belli bir ulus çeperi içerisinde inşa ediliyor. Halk kendi kaderini tayin edecek ise burada ilericilerin, devrimcilerin ne gibi bir rolü var? Varlık nedenleri ortadan kalkar mı, kalkmaz mı? Bence halk, dünyanın neresine gidersek gidelim muhafazakar bir organizasyondur. Halkın doğruları ile herhangi bir ilericinin doğruları çoğu zaman çelişiktir. İlerici bir perspektife sahip olmak ancak bireylerin ya da küçük kadroların işi olmuştur. Topyekun bir halkın devrim refleksine sahip olması, bilinçlenmesi beşeriyata ve doğa kanunlarına aykırı biraz. Halk savunuculuğu, halkçılık, halkın isteklerine göre şekil alan politikalar belli bir noktadan sonra gericileşme eğilimi gösteriyor. En nihayetinde teori, marjinalleştikçe doğruyu; kitleselleştikçe yanlışı ifade eder. Bu, her marjinal teorinin doğru olduğu anlamına gelmez, ama doğru bir teori zamanın bir anında marjinalleşmek zorundadır. Dünyada da pek çok örneği var bunun. Halkın doğruları ile ters düşmemek adına geliştirilen politikalar bir noktadan sonra ilerici politik özneyi de (halkçılaştırdığı oranda) gericileştiriyor.

ERCAN DALKILIÇ: Son olarak kitapta çok fazla dipnot var, fazlaca kaynağa başvurulmuş, atıf yapılmış, referans verilmiş; ancak kitabın sonunda kaynakçayla karşılaşmıyoruz, nedeni nedir?

SERHAT HALİS: Tam da belirttiğiniz gibi, kitapta çok fazla kaynaktan yararlanmış ve referans vermiş olmamıza rağmen tamamen teknik bir hatadan kaynaklı olarak kitaba kaynakça eklenmedi, ancak sonraki baskılarda bu hata düzeltilecek.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.