Ercan Dalkılıç soruyor: Mehmet Berk Yaltırık

Mehmet Berk Yaltırık: Abdülharis Paşa, 1700’lü yıllarda Rumeli’de ve Anadolu’da idareler kuran âyanlardan, derebeylerinden aldığım ilhamla oluştu.”

Nevi şahsına münhasır kalem Mehmet Berk Yaltırık, Gio 2019 ödüllü romanı “Istrancalı Abdülharis Paşa” ile karşımızda bu sefer… Ercan Dalkılıç, edebiyatımızın en eksantrik karakterlerden biri olan Yaltırık ile buluştu ve yeni eseri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.

 

GİO 2019 En İyi Roman Ödülü’nü “Istrancalı Abdülharis Paşa” adlı eserin kazandı. Nasıl hissediyorsun?

-Heyecan ve sevincimi tarif edemeyeceğim bir sürpriz oldu benim için. İşlerim dolayısıyla törene katılamadığım için ödülü benim adıma birlikte yayınlar yaptığımız, öykü yazarı arkadaşım Ömer Faruk Yazıcı aldı. Farklı bir coğrafyaya ve kültürlere eğilen bir anlatının, ta lise yıllarımdan itibaren kurguladığım bir romanın böyle prestijli bir ödüle layık görülmesi hayli onore edici. Desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen okurlara da her zaman müteşekkirim.

Istancalı Abdülharis Paşa” aslında daha önce senin metinlerimizde karşımıza başka şekilde çıkmış bir karakter. O metinlerden süzülerek bir roman karakterine nasıl dönüştü Abdülharis paşa?

-Lise yıllarımda tarihi bir korku öyküsü için kurguladığım bir karakterdi. Osmanlı döneminde 1700’lü yıllarda Rumeli’de ve Anadolu’da kendi bölgelerinde idareler kuran âyanlardan, derebeylerinden aldığım ilhamla oluşmuştu. Bir de Bram Stoker’ın Dracula’sının etkisi vardı. Balkan folkloru da karakterin bir parçası oldu. Bu öyküyü daha sonra romanlaştırmayı daha o zamandan hayal etmiştim. Yıllarca bir köşede beklerken kısa kısa notlarla, sahnelerle zenginleşti. İnternet üzerinden öykülerimi yayımlamaya başladığım dönemlerde karakterin yaşadıklarıyla ilgili birkaç öykü yazıp yayımladım. Toplamda iki öykü, bir de tefrika olması lazım (Varkolakların Gecesi, Hayalet e-Dergi). Okurun en ilgisini çeken öykülerden biri oldu. “Yedikuleli Mansur”un ardından ikinci roman çalışmasına başladığım zaman Abdülharis Paşa’nın dosyasını gün yüzüne çıkarmanın vaktinin geldiğini düşündüm.

Yedikuleli Mansur”daki dile benzer dil Istrancalı Abdülharis Paşa”da da mevcut. Fakat bu sefer romanın örgüsü sebebiyle güncel bir dil de tutturuyorsun…

-Aslında genel olarak ben karma bir dil kullanıyorum. Eski dönemleri anlatırken de yeniyi anlatırken de kullanılan ve kullanılmayan kelimeleri bir araya getiriyorum. Bazı okurlar teknik bir eksiklik olarak değerlendirebiliyor. Ancak çoğu okur, bilmedikleri kelimeyi sırf kullanılış şekline göre anlamını çıkarsayarak okumayı sevdiklerini ifade ediyor. Romanlarımda ve öykülerimde çoğu zaman anlatıcı benim, kendimi takdim etmeksizin anlatsam da orada okur 20’inci yüzyılda doğmuş, 21’inci yüzyılda yaşayan birinden dinliyor hadiseleri. Aynı şekilde okurun dönem atmosferine girmesi için belli yerel tabirleri de kullanıp karakterleri kendi dönem ve coğrafyalarının ağızlarına, jargonlarına göre konuşturuyorum. “Istrancalı Abdülharis Paşa”da da bu var ama iki farklı zaman dilimi ve bunlar arasında geçişler olduğundan örneği 2003’te geçen kısımlarda o dönem moda olan deyimleri kullanmaya, şimdiki günlük kullandığım dilde yer alan, sosyal medya etkisinde şekillenmiş jargon ve tabirleri kullanmamaya dikkat ettim. Karakterlerin sahip oldukları kültürel arka planı, coğrafi hususiyetleri hatta psikolojik özelliklerini kullandıkları tabirlere, deyişlere yansıtmaları da tabi okurun anlatının atmosferine girmesinde yardımcı oluyor. Romanda 2000’lerde yaşayan akademisyenle öğrenci de var, 1600’lerin sonunda Balkan dağlarında dolanan eşkıya da neticede.

Tam bu noktada şunu sormak istiyorum. Asil karakteri senin alteregon gibi görünüyor aslında… Senin gibi o da çeşitli araştırmalarla mistik bir geçmişe doğru kapı aralıyor.

-Yazdığım karakterlerde illa ki kendimden, yaşadıklarımdan esintiler oluyor. Ancak Asil karakterinde bundan öte bir durum var; ikimiz de tarihçi olduğumuz için belli noktalarda kafa yapımız benzeşiyor. Bu biraz da izin verdiğim bir husus, yani okuyan kişinin zihninde bir tarihçi modeli oluşuyor kolaylıkla. Bununla birlikte aslında bana hayli zıt bir karakter. Çalışmalarına gömülmeyi sevse de sosyal ilişkileri daha sağlıklı. Dikkat edilirse romanda Ercan karakteri korku filmleriyle ilgileniyor, belli türde müzikler dinliyor, Geceyarısı Sineması dergisi okuyor, altkültür ürünlerine aşina. Asil ise radyo dinliyor ve dinlemeyi sevdiği belli bir tür yok. Belli bir gazeteyi, dergiyi takip etmiyor dönemine göre. Okuduğu roman ve şiirlerden bahsederken bile karaktere bakarak edebiyat derslerinde geçtiği, tavsiye edildiği için okuduğunu anlayabiliriz. Folkloru ben lise yıllarımdayken hobi olarak incelemeye başlamıştım, o ise yüzeysel bir akademik merak bile geliştirmeksizin, araştırmasında geçmesi gereken bir aşama olduğu için incelemeye başlıyor. Bununla birlikte bir tarih araştırmasının insanı günlük yaşamdan koparabilecek kadar etkili olması; işte bunun için birebir kendimin yansıması olduğunu söyleyebilirim. Okurken, araştırırken bir de yazarken zamandan ve çoğu zaman mekandan soyutlarım kendimi.

Sen bir yandan alternatif bir tarih kurgularken diğer yandan da tarihi birçok olgudan yararlanıyorsun. Özellikle Istancalı Abdülharis Paşa özelinde soracak olursak ne gibi çalışmalar yaptın roman öncesinde…. Sen zaten tarih eğitimi almış birisin…

-Osmanlı tarihi dersleri alıp, belirli dönemlere yönelik araştırmalar yapmama rağmen Osmanlı tarihine yönelik bir uzmanlığım söz konusu değil. Bu nedenle yazarken kurguyu zenginleştirmek ve daha romanı yazmadan önce bile karakterin görüp yaşadığı zaman çizelgesine ait belirli mefhumlar ve olaylarla ilgili araştırmalar, kaynaklar okumuştum. Romanı yazarken de 1683 Viyana Bozgunu ile Karlofça ve Pasarofça antlaşmalarına uzanan dönemi, Kırklareli bölgesinde 1600’lerin ortasında gerçekleştirilen yörük iskanlarını, 1700’lerin sonuna doğru Rumeli’yi kasıp kavuran Dağlı İsyanlarını, âyanları ve derebeyi ailelerini, hayduk-haydut efsane ve türkülerini, uluslaşma süreçlerinde beliren komitacıları ayrıca araştırdım. Romanın 2003’te geçen kısımları bile aslında bir anlamda “tarihi roman” mahiyeti taşıyor, zira artık o dönem de geçmiş. Farklı bir moda, anlayış, jargon ve düşünceler var. Üniversite gençliğinin sosyalleşme ortamları ve şekilleri, tüketimleri, problemleri ayrı. Okurların çoğu güncel kısımları okurken tarihi dönemler kadar keyif almadıklarını söyler hala. Ben bile yazarken sıkılmıştım. Ancak hikayenin gelişimi bir yana, 2003’ün imkanları ve günümüz insanının rutinliği de “o dönemin koşulları” olarak gözüme çarptığından romanda yer verdim.

Doğaüstü öğelere bolca yine rastlıyoruz Istancalı Abdülharis Paşa”da; fakat bununla birlikte eser fantezi ya da fantastik sayılmaz. Eserin olağan akışında çok sıradan şeylermiş gibi anlatıyorsun doğaüstü öğeleri. Sen kendini yazar olarak nasıl tanımlıyorsun.

-Yazdıklarım kaba haliyle halk anlatılarına ve fantastik, korku-gotik gibi türdeki eserlere dayandığından, her şeyden önce meddah misali kendimce kurguladığımdan fantastiğe daha yakın. Bununla birlikte dönem hikayeleri anlattığım için karakterlerin kültürel ve coğrafi hususiyetlerine dikkat etmeye çalışıyorum. Garip bir olayla karşı karşıya gelindiğinde günümüz insani elektriğin ışıkları altında daha şüpheci olabiliyor. Eskiden kulaktan dolma bilgilerin ve söylencelerin gerçekliğinde ise halk inanışlarının, batıl itikatların ve efsanelerin toplum nezdinde bir gerçekliği söz konusu. Dolayısıyla günümüzden bir karakter, olağanüstü bir olayla karşılaştığı zaman göz yanılmasından kamera şakasına onlarca açıklama bulabilir ayaküstü. Ama elektriğin olmadığı, soba başında dedelerinden, ninelerinden dinlediği ürkünç söylenceleri dinlemiş bir Balkan köylüsü, ay ışığı altında dağ başında gördüğü bir gariplik için daha net cevaplara –önyargı ve kabullere- sahiptir. Korku ve inanışlar daha keskin. Bu nedenle dönem kurgularında bu havayı okura yansıtmayı tercih ediyorum. Coğrafyaya ve döneme aşinalığı olmayan bir okur bile en başta yadırgasa da belirli anekdotlar ışığında kurgunun bir parçası olarak kabul etmeye başlıyor.

Istancalı Abdülharis Paşa” açıkçası kimsenin beklemediği bir sevgiyle karşılandı. Istancalı Abdülharis Paşa”ya karşı geliştirilen sempatiyi nasıl açıklıyorsun…

-Belli travmalar ve acılar yaşadığından, kendince ayakta kalmaya çalışan, babasının ve kendisinden daha tehlikeli eşkıyaların, devlet ricalinin gölgesinde hayata tutunmaya çalışan bir adam Abdülharis Paşa. Fakat yaptıkları, yaşayışı, tarihi arka planıyla pek kabul görebilecek, anlayışla karşılanabilecek biri değil. Yaşadıkları ve çabası neticesinde galip olması, sözlü kültürün yaygın ve baskın olduğu bir dönemde bu hususiyetini kullanabilmesi Abdülharis Paşa’yı okur nezdinde sevilebilir kılıyor. Haddi zatında kendisinin de söylediği gibi “ağzı iyi laf yapabildiğinden” okurun gözüne görece hoş görünen biri.

Araştırmacı kimliğini bir kenara bırakırsak edebi olarak kimleri okuyorsun, hiçbir yaratım kuşkusuz mimesis olmadan olmaz…

-Roman, hikaye ve hatırat mahiyetinde; Reşad Ekrem Koçu, Refi Cevat Ulunay, Kemal Tahir, İhsan Oktay Anar, Murat Başekim, Evliya Çelebi, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet Rasim başlıca okuduğum isimler arasında. Çok şiir okumasam da Attila İlhan, Faruk Nafiz Çamlıbel, Neyzen Tevfik ve Şair Eşref’i severim. Bir de e-dergi ve sitelerde, fanzinlerde yazıp da özelden görüştüğüm, takip ettiğim, bloglarını bildiğim yeni kalemleri okumaya çalışırım. Ömer Faruk Yazıcı, Adil Öztürk, Engin Özgür Yavuz gibi. İsimlerini zikretmeyi unuttuklarım olabilir, okumaktan keyif aldığım yazılara denk geliyorum sık sık.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.