Elbette kurulabilirdi.

            Yeter ki Ortadoğu’nun doğal zenginliklerinde gözü olanlar engellemesin.  

            Fakat ne yazık ki hem petrolde gözü olanlar ve hem de bölgede İsrail’den daha güçlü  devlet istemeyen Amerika Birleşik Devletleri buna izin vermedi. Ortadoğu ülkeleri de bu baskı altında insan haklarına dayalı laik hukuk devletlerini oluşturup demokrasiye  ulaşabilmeyi başaramadılar. Mezhep kavgalarını ve terörü engelleyemediler.

Aslında bölgedeki su kıtlığını yönetmeyi barışı gerçekleştirme olanağı olarak kullanmak mümkündü. Ancak bu yöndeki arayışlar görmezden gelindi ve engellendi.

Orta Doğuda su, toprak kadar güçlü, petrol kadar temel konudur.

Gezegenimizin yaşadığı küresel su sorunu bütün boyutlarıyla Orta Doğu için de geçerlidir. Uygarlıkların ve dinlerin doğduğu yer olan Orta Doğu, su sorununu çok eski zamanlardan beri yaşayan, su için yapılan savaşlara tanık olmuş bir bölgedir. Bölgedeki su kaynaklarının yetersizliği, nüfusun hızla artışı, ekonomik azgelişmişliğin genel özellik olması,  bölge ülkeleri arasında yaşanan siyasal uyuşmazlıklar ve terör nedeniyle su kaynakları üzerinde bir işbirliği anlayışı geliştirilememiştir.  Orta Doğu ülkeleri bu gerçekleri görüp ortak çözümler aramak yerine, su kaynaklarının yetersizliğinin yaşattığı sıkıntılarla bölgede siyasi istikrarsızlığı ve karşılıklı güvensizliği  büyütmüşlerdir.

Bölgede su, savaş nedenidir. Oysa görmezden gelinen gerçek, bugünkü ortamın devamı su kaynaklarındaki kıtlık ve genel azalma nedeniyle bölge tarımını imkansıza götürmektedir.

Sınırlı doğal kaynaklar üzerindeki tartışmaların ne kadar yersiz olduğu çözümün ortak ve verimli kullanımda olduğu bir türlü anlaşılamamıştır.

Orta Doğu’nun  tüm su kaynakları  Litani ırmağı dışında sınıraşan  su durumundadır. Yaşanan bütün sorunların temel nedeni de budur. Dünyada su paylaşımı sorunu yaşayan bölgeler sıralandığında bu nitelikte sekiz bölgeden ikisinin ve üç nehrin Orta Doğu’da olduğu görülmekledir. Fırat, Dicle, Asi, Ürdün, Yarmuk nehirlerinin hepsi sınıraşan su durumundadırlar. İsrail – Filistin çatışmasının temelinde Batı Şeria’daki su kaynaklarının %80’inden fazlasını İsrail’in elinde tutması vardır.

Suyu hoyratça kullanıp kavgasını yapanlar bir temel gerçeği kavramak zorundadır. Gezegenimizin bütün doğal kaynakları gibi su da tükenmektedir. Ne kadar iyi paylaşılırsa paylaşılsın tüketmedeki bu hız ve dünya nüfusundaki  hızlı artış sonuçta paylaşılacak su bırakmayacak. Yani sorun paylaşmak değil. Sorun, verimli kullanmak ve suyun yenilenebilme kapasitesini aşmayacak şekilde sürdürülebilir bir su kaynakları yönetimi politikasını yaşama geçirmek.

Bölgenin “su fakiri” ülkelerinden olan Türkiye,  Orta Doğu’nun bu sorununa önce ANAP iktidarı döneminde 1986’da Turgut Özal’ın başlattığı  bugün sadece KKTC ile bir ölçüde devam edebilen “Barış Suyu”  projesi ile  çözüm bulmak istemiştir. Daha sonra 1992 yılında  DYP-SHP hükümeti döneminde “Su Barışı” projesi ile çözümler önerilmiştir.  Barış Suyu Projesi Türkiye’nin suyu bir  bedel karşılığı vermesini ve kullanımına karışmamasını içeriyordu. Su Barışı Projesi ise ortak çevresel güvenlik, enerji ve tarım politikaları geliştirilerek suyun  verimli ve tasarruflu kullanımını hedefliyordu. Bölgede huzur istemeyen emperyallerin engelleri ile projelerin  ilerlemesi ne yazık ki sağlanamadı ve bugünlere gelindi.

Gelecek için ümit var mı?

Yaratmak zorundayız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.