31 Mart yerel seçimlerinde başta İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Mersin ve Bolu olmak üzere sanayinin ve turizmin yüksek olduğu büyükşehirleri kaybeden AKP, özellikle İstanbul’da Binali Yıldırım ile girdiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini Millet İttifakı adayı CHP’li Ekrem İmamoğlu karşısında kaybetmeyi bir türlü kabullenemedi.

AKP Genel Başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un 1 Nisan sabahından itibaren hemen her gün televizyonların karşısına geçerek "Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik" şeklindeki açıklamaları günlerce sürmüş, bu açıklamalar yurttaşlar arasında da alay konusu olmuştu.

Bu açıklamaların ardından YSK, 31 Mart’ta yapılan İBB seçimlerinin tekrarlanması amacıyla Ali İhsan Yavuz’un verdiği itiraz dilekçelerini değerlendirdikten sonra, İBB Başkanı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını 6 Mayıs’ta iptal ederek 23 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin tekrarı için karar aldı.

İşte Binali Yıldırım ile bizim hikâyemiz de o zaman başladı…

Nasıl mı?

Anlatayım…

16 milyonluk bir şehre belediye başkan adayı olan her kim olursa olsun kamuoyu o kişinin her durumunu merak eder. 'Kimdir, nereden geldi, ne mezunu, mesleği ne?' gibi meraklar uzun uzun devam eder de gider...

Ben de gazetecilik mesleğimi icra etmek ve 16 milyonluk bir şehrin merakını gidermek için Sayın Binali Yıldırım’ın 'kimdir, hangi memleketlidir, babası, annesi kimdir, siyaset ve ekonomideki bu kadar ani yükselişleri vesaire..' Bunları kamuoyunu bilgilendirme kapsamında YURT'taki köşeme taşıdım.

31 Mart’ta yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde Millet İttifakı adayı CHP’li Ekrem İmamoğlu karşısında 13 bin farkla kaybeden Cumhur İttifakı'nın adayı AKP’li Binali Yıldırım, 23 Haziran’da tekrarı yapılan İBB Başkanlığı seçimlerinde ise 806 bin farkla büyük bir hezimete uğradı.

Uğradığı hezimet karşısında önce gözyaşlarını tutamayarak ağlayan Binali, biraz sakinleştikten sonra AKP’nin Beyoğlu Sütlüce'de bulunan il binasına gelip, kendisini destekleyen yurttaşlara teşekkür ederek üzüntülerini belirtmesinin ardından İmamoğlu’nu ilk tebrik eden tavrıyla da yurttaşların takdirini yeniden toplamıştı.

Bu büyük yenilginin ardından harekete geçen AKP ve Binali Yıldırım gazeteciler ile CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu başta olmak üzere içlerinde benim de bulunduğum birçok kişiden intikam alma maksadıyla iktidar olmanın avantajını da değerlendirerek olmadık konuları gündeme getirip savcılık kanalıyla yargı sopasını göstermeye başladı.

7 Haziran’da Yurt Gazetesindeki “İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?” başlıklı yazımda Binali Yıldırım’ın kariyerindeki ani yükselişi, İDO Genel Müdürlüğündeki saltanatını ve yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle dönemin İBB Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından görevden alınmasıyla birlikte akraba ve yakınlarının da yolsuzluk iddialarını gündeme getirmiştim.

Yurt gazetesindeki "İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?" başlıklı yazım ile İstanbul Anadolu 3. Asliye Hukuk mahkemesine başvuran Binali Yıldırım'ın şikayet dilekçesini jet hızıyla işleme koyan Sayın savcımız "YAZILI YARGILAMA" usulüne göre şikayeti işleme alıp hakkımızda soruşturma başlatmış.

Hakkımızda jet hızıyla soruşturma açan Sayın savcımıza ve Sayın Binali Yıldırım'a bu tarz davalarla ilgili geçmişteki örneklerden bir kaç tane örnek vermek istiyorum. Ve sonrasını da Türkiye Cumhuriyeti devletimizin savcılarının evrensel hukuk kurallarına uyacağını umut ederek onları vicdanlarıyla baş başa bırakırken şunu da hatırlatmak istiyorum: Suçlamaya konu makale düşünce ve ifade hürriyeti kapsamındadır. Ve Anayasal koruma altındadır.

Ve, ifade özgürlüğü ile eleştiri hakkı, demokratik toplumların temel direği olduğu gibi, bilim özgürlüğü de özelin özelidir ve çok önemlidir. AİHM ifade özgürlüğünü, demokratik bir düzenin olmazsa olmazı, demokrasinin ayrılmaz parçası sayıyor. Büyük çoğunluğun benimsediği, zararsız, kimseyi rahatsız etmeyen görüşlerin değil, SARSICI-ŞOKE EDİCİ, hatta SALDIRGAN görüşlerin de özgürce ifade edilebilmeleri gerektiğini belirtiyor. Örneğin, çok bilinen ve sürekli alıntı yapılan veya aktarılan Handyside-Birleşik Krallık kararında aynen şöyle deniliyor:

“İfade özgürlüğü, demokratik toplumun en temel esaslarındandır; böyle bir toplumun ilerlemesinin ve her insanın gelişiminin temel koşullarından biridir… sadece olumlu karşılanan ya da kimseye saldırgan gelmeyen ya da insanların kayıtsız kalabildiği 'bilgi' ve 'fikirler' için değil, devlet veya halkın herhangi bir kesimi için saldırgan görünen sarsıcı nitelik taşıyan ya da rahatsız edici olan fikirler için de geçerlidir."

Mahkemeye göre toplum tarafından hoş görülmeyen, şok edici, rahatsız edici, beğenilmeyen görüş ve düşüncelerin de özgürce ifadesi, demokratik bir toplumun olmazsa olmazları olan, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğinin gerekleridir.” (07.12.1976 GÜNLÜ VE b.No: 5493/72 sayılı Handyside-Birleşik Krallık kararı, paragraf 49.)

Ayrıca, yine AİHM kararları, bütün eylemleri halkın denetimine açık olması gereken siyasileri diğer kişilerden farklı değerlendiriyor ve onların çok ağır eleştirilere de katlanmak zorunda olduğunu belirtiyor. Nitekim, Lingens-Avusturya ve Oberschlick kararlarında hep bu değerlendirme yapılıyor. Örneğin, Lingens kararında aynen şöyle deniliyor:

“Siyasal hayatta rol alan kişiler, kaçınılmaz olarak olaylar ve davranışları bakımından hem gazetecileri hem de geniş kitlelerin dikkatini çekerler… O halde, bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, özel bir şahsa yönelik eleştiri sınırına göre daha geniştir. Bir siyasetçi, özel şahıstan farklı olarak, her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz bir biçimde, gazetecilerin ve halkın denetimine açar; bu nedenle daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır.” (AİHM’nin 08.07.1986 gün ve 9815/82 başvuru sayılı kararı.)

Örneğin, bu karara konu olayda, başvurucu eski başbakan için, “en adi türden fırsatçılık”, “ahlaksızca” ve “utanç verici” gibi ifadeler kullandığı gerekçesiyle yargılanıp hüküm giymiştir. AİHM olgularla değer yargıları arasında ayrım yapılması gerektiğini belirterek, böyle bir durumda siyasiyi korumanın mı-yoksa siyasi sorunları açık bir biçimde konuşma imkanı sağlamanın mı (toplumsal açıdan) daha yararlı olacağı tartışılarak sonuca varılmalı diyor. Ve “Lingens’in ifade özgürlüğüne müdahalenin demokratik toplumda gerekli bir müdahale olmadığını” vurgulayarak İHLAL kararı veriyor. Aynı yaklaşımı 23.05.1991 günlü Oberschlick kararında da görüyoruz. Yine politikacının yararı ile tartışma konusu sorunların yayınlanmayla sağlanacak kamusal yarar karşılaştırılıyor, halkın yararının tercih edilmesi gerektiği belirtiliyor. Ve ihlal kararı verilirken, aynen şöyle deniliyor:

“Politikacı şahsi sıfatla hareket etmediği zamanlarda bile, kendi şerefinin korunması hakkına sahip olduğu halde, bu koruma siyasal konuların açıkça tartışılmasından doğacak yarar ile dengelenmesi gerekir. Olayda suç ihbarı metninin dergide yayınlanması halkın menfaatiyle ilgili bir siyasal sorun hakkında kamusal tartışmaya katkıda bulunmuştur. Başvurucu olaylara dair doğru beyanlarda bulunduktan sonra bunlara değer yargılarını eklemiştir. Demokratik toplumda gerekli olmayan müdahale nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varılmalıdır.” (AİHM’nin 23.05.1991 gün ve 265 sıra nolu kararı.)

Gerçekten, ifade özgürlüğü demokratik toplumun “olmazsa olmaz” bir değeridir. Örnek verdiğim AİHM kararları dışında Türkiye’yle ilgili başka başvurularda da, dile getirilip ihlal kararı verilmiştir. Ağır eleştiri, muhatabı rahatsız eden, şoke eden, saldırgan sözler hep ifade özgürlüğü kapsamında sayılmıştır. Örneğin, 21.02.2012 günlü TUŞALP-TÜRKİYE kararında “kullanılan ifadelerin kamuoyunda tartışılan olay ve gelişmelerle ilgili değer yargıları olduğu” ve “saldırgan ifadelerin bile bir stil (üslup) olarak kullanılabileceği”, “dolayısıyla ifade biçimi olan üslubun içeriğiyle birlikte korunması gerektiği” belirtilerek yine rencide eden, şoke eden, rahatsız eden fikirlerin de ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, özellikle kamusal görev yapanların, örneğin belediye başkanlarının ve siyasete soyunanların, milletvekili aday adaylarının, bakanların bu tür ağır, rencide edici, şoke eden eleştirilere katlanmak zorunda oldukları açıklanmıştır. (Örneğin Aydın TATLAV-TÜRKİYE, BAŞKAYA ve OKÇUOĞLU-TÜRKİYE, Faruk TEMEL-TÜRKİYE kararlarında da aynı değerlendirme yapılmıştır.)

Ve, AİHM’nin EON-FRANSA kararında da bu anlayış tekrarlanıyor. Önce, General De Gaulle’in Cumhurbaşkanlığı sonrası, G. Pompidou zamanında yalnızca bir dava açıldığını, 1974-2007 yılları arasında V. Giscard d’Estaing, F. Mitterand ve J. Chirac zamanında hiç dava açılmadığını öğreniyoruz. Olayda, Cumhurbaşkanı korteji geçerken, “defol git, gerizekalı” pankartı taşıyan Herve EON 30 Avro para cezasına çarptırılmış olup bu ceza ertelenmiştir.

AİHM, başvurucunun cezalandırılması durumunda, demokratik toplumun olmazsa olmazı sayılan toplumsal tartışmalar ve hiciv yoluyla yapılacak çıkışlar için caydırıcı bir etki doğabileceği ihtimalini vurgulayarak, cezalandırma yoluna başvurmanın hedeflenen amaçla orantılı olmadığını, dolayısıyla demokratik toplum ilkesiyle bağdaşmayacağını belirterek İHLAL kararı vermiştir. Aslında, pankarttaki ifade 6 ay kadar önce, bir ziyaret sırasında elini sıkmayı reddeden kişiye karşı, Cumhurbaşkanı tarafından kullanılmış ve medyada çok yoğun tartışmalara yol açmıştı. Eon böylece Cumhurbaşkanına tepki göstermiş oluyordu. İşte AİHM, bu davranışı hiciv yoluyla siyasal nitelikli eleştiri saymıştır. (EON u. FRANSA, Başvuru No:26118/10 sayı ve 14.03.2013 günlü karar.)

Sayın savcımızın vereceği kararı yukarıda da belirttiğim gibi evrensel hukuk kuralları çerçevesinde kalarak hiçbir makamın ve kişilerin etkisi altında kalmadan değerlendireceğini umut ediyorum.

Ve her meslektaşımın da haklı olarak söylediği gibi, "gazetecilik yapmak suç değildir" ve olmamalı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
vatandaşlar.. 2019-06-30 13:14:54

çok güzel uyarıcı ve geniş pespektikli bir yazı...hem vatandaşı hemde siyasileri ilgilenediriyor..vatandaşın her eleştiri söz ve tevessüllerine açık meydan veriyor.Vatandaşlar (dünya vatandaşları) haksızlık karşısında pörsümüş et gibi kokmamalı ve hakkını arayabilmeli..ve siyasilerinn ve benzerlerinin HAMMURABBİ gibi baskılarını ve etkilerini susturabilmeli..haksızlık karşısında SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR.felsefesi ile hakkını aramalı ve hakkının yenilmesine göz yummalı..Kanuni çerçeve içersinde..

Avatar
Hadra 2019-06-29 22:15:54

Yara Yok ise rahatsız olmanın bir manası olmamalıdır bence var ise ey vah!