CHP'li Toprak, Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin "Haftalık Değerlendirme Raporu"nu paylaştı

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin hazırladığı "Haftalık Değerlendirme Raporu" nu kamuoyuyla paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin hazırladığı  "Haftalık Değerlendirme Raporu" şu şekilde:

İÇ POLİTİKA
1. 2021’in ‘Demokratik ve Ekonomik Reformlar Yılı’ olacağını söyleyen
iktidar, 43 maddelik torba yasa ile kendisini tekzip etti!
2. Mali Eylem Görev Gücü (FATF) üyesi olan Türkiye, bu alanlarda gerekli
mücadeleyi yürütmediği için uyarılıyordu!
DIŞ POLİTİKA
3. AİHM kararlarını uygulamamanın ülkemiz açısından çok ciddi sonuçları
olabilir!
4. 18 ay daha Libya’da asker bulundurma kararı, Türkiye’yi Libya’da barış ve
çözüm sürecini bozmaya çalışan bir ülke konumuna getirebilir!
5. ABD Başkanı Trump’ın giderayak özel bir af kararı çıkartması tepkilere yol
açtı!
6. Rusya Devlet Başkanı Putin, ömür boyu dokunulmazlık ve yargılanmama
güvencesi getiren yasayı onayladı!
7. Yunanistan 2021 bütçesinde 11 milyar Euro ile en büyük harcama
kalemini savunma giderlerine ayırdı.
8. Türkiye ve Rusya Dışişleri Bakanları, 29 Aralık’ta Soçi’de bir araya
gelecek.
EKONOMİ
9. Politika faizi yüzde 15’ten yüzde 17’ye yükseldi!
10. Yüzde 17’lik politika faizi yabancı yatırımcılar açısından çok yüksek bir
getiridir!
11. Aralık ayı Tüketici Güven Endeksi 80,1 puan düzeyinde gerçekleşti!
12. Aralık ayı Sektörel Güven Endeksleri, gelecek aylara dönük beklentilerde
karamsarlığın derinleştiğini sergiliyor!
13. Uluslararası Enerji Ajansı (UAE), iklim krizi ve etkilerine karşı fosil yakıtlar
başta olmak üzere karbon salınımını azaltacak kararlar aldı!
14. Yüksek tutarlı faizi gelirlerinde verginin sıfırlanması, ESNAFA değil servet
ve sıcak para sahiplerine destektir!

2021’in ‘Demokratik ve Ekonomik Reformlar Yılı’ olacağını söyleyen iktidar, aynı anda TBMM’ye getirdiği 43 maddelik torba yasa ile kendi kendisini tekzip etti. Dernek, Vakıf ve STK’lara yargı kararı olmaksızın herhangi bir yöneticisi için açılacak soruşturma bahanesiyle el koyma, kapatma, kayyum atama, vb. yetkilerin hiçbir şekilde hukukla demokratik reformla alakası yoktur! CB Erdoğan ve iktidar son günlerde sıklıkla 2021 yılının demokratik ve ekonomik reformlar yılı olacağını iddia ederek, bu konulardaki düzenlemeleri kısa sürede TBMM’ye sevk edeceklerini söylüyor. Ancak iktidarın bu söylemi ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde’’ diyen ve artık atasözü haline gelen Ziya Paşa’nın tarifine bire bir uymaktadır. İktidarın yapacağını söylediklerinin aynası, gerçekliği, güvenilip-güvenilmeyeceğinin samimiyet göstergesi icraattır. Bir yandan demokratik-ekonomik reformlardan, hukuk devletinin güçlendirilmesinden söz edenler diğer yandan anayasayı, yasaları, yargı kararlarını yok sayarak ‘AİHM kararı bizi bağlamaz’ diyerek gerçek zihniyeti açığa çıkarıyor. Ekranlarda demokratik reform diyen iktidar, OECD ve BM kararlarına uyum ve gri listeye girmekten, kara para hesabı vermekten kaçınmak için alelacele TBMM’ye getirdiği torba yasa teklifinin içini demokrasiyi katledecek, demokratik kitle örgütlerini yok edecek düzenlemelerle doldurarak, derneklere, vakıflara, STK’lara yargısız infaza hazırlanıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarında kitle imha silahlarının yayılması ve finansmanı organizasyonlarda yer aldığı saptanan kişi ve kuruluşların faaliyetlerinin engellenmesi Cumhurbaşkanına BMGK kararı doğrultusunda bu kişilerin mal varlıklarına el koyma yetkisi veriliyor. Bunun dışında söz konusu teklif ağırlıkla sivil toplum örgütlerinin (STK), dernek ve vakıfların baskı altına alınması, yönetimlerine el konulması, yöneticilerinin görevden alınarak yerlerine kuruluşlara kayyum atanması, mal varlıklarına, banka hesaplarına el konulması vb. İçişleri Bakanı’na verilen çok geniş yetkileri içeriyor. Bu çerçevede yıllardır çıkarılmayan Spor Yasası’ndan ötürü hâlâ dernekler yasasına tabi olan spor kulüpleri, futbol kulüplerine bile el koyup, kayyum atayabilir, yöneticilerini tutuklayabilirler. 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünden sonra çıkartılan KHK’larla 1419 dernek, vakıf, STK kapatıldı. Şimdi KHK’lı OHAL düzeni, sürekli ve kalıcı hale getirilmek isteniyor!

2. Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı
(OECD) bünyesinde kara para aklama, terörün finansmanı, uyuşturucu-insansilah kaçakçılığı, kitle imha silahlarının finansmanı vb. organizasyonlarla
mücadele eden Mali Eylem Görev Gücü (FATF) üyesi olan Türkiye, bu
alanlarda gerekli mücadeleyi yürütmediği, yasal düzenlemeleri uygulamaya
koymadığı için uyarılıyordu!
FATF son yayınladığı raporda, Türkiye’ye yönelik olarak 40 maddelik bir uyarı
listesine yer vermişti. Bunların dışında 12 kriter belirleyen FATF, bu kriterlerin
9’unda Türkiye’nin yetersiz kaldığı, kara para trafiği, suç organizasyonları, yasa dışı para aklamayla mücadele, siyasi nüfuz ticaretinin önlenmesi için gerekli çabayı göstermekten kaçındığının gözlendiği tespitine yer verdi.
Uyarı listesinde Türkiye’nin kara para aklama, terörün finansmanı, insan
kaçakçılığı, siyasi nüfuz ticareti, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele, kamu
kaynaklarının kullanımında şeffaflık gibi başlıklar altında öngörülen yasal
düzenlemeleri yapmadığı, bu konulardaki mevzuatın yetersiz olduğu dile
getirilerek 2021 yılına kadar süre verildi. Bu sürede FATF kriterlerine uyumlu
düzenlemeler hayata geçirilmediği takdirde, Türkiye’nin ‘gri listeye’ alınacağı
bir sonraki aşamada ise ‘kara listeye’ alınmasının gündeme geleceği bildirildi.
Aslında FATF Türkiye’ye yönelik tavsiyelerini uzun süredir dile getirmesine
karşılık, iktidar gereken adımları atmayınca bu kez bu tavsiyeleri ‘uyarıya’
dönüştürdü. İktidar istenen adımları atmakta yine isteksiz davranınca da 2019
raporunda nihai süre vererek gri ve kara liste yaptırımını gündeme getirdi.
Olası bir gri ya da kara listeye alınma durumunda Türkiye’nin ekonomik, ticari
ilişkilerinin olumsuz etkilenmesi, para transferlerinin kontrole alınması, küresel
takip süreci başlatılması vb. uygulamalar devreye girebilecek.
CB Erdoğan ve AK Parti’nin bu tür yasa dışı süreçlerin denetimi, kamu
harcamalarının ve ihalelerin şeffaflığı, siyasi nüfuz ve gücün kullanımının
kontrole alınması vb. konulardaki isteksizliği öteden beri bilinen bir şey.
Nitekim eski başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Davutoğlu, 2015
seçimlerinden sonra Siyasi Etik ve Ahlak Yasası, Siyasetin Finansmanı ve
Şeffaflık Yasası, Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele, Siyasetçilerin mal beyanında
bulunması, mal varlıklarının kamuoyuna açıklanması, yerel yönetimlerin imar
değişikliklerinin ve rant artışlarının denetlenmesi konularında yasalar
çıkartmak istedi. Biz de CHP olarak TBMM’ye gönderilen bu tasarılara
desteğimizi açıkladık.

O dönemde CB Erdoğan, ‘Mal varlığı, servet beyanı gibi konuları siyasilere,
başbakan, bakanlardan il-ilçe başkanlarına kadar indirirseniz bu partide
yönetici bulamazsınız’ diyerek yasa tasarılarının engellenmesi talimatını verdi.
Daha sonra ise hatırlanacağı gibi Davutoğlu istifaya zorlandı ve yerine gelen
Başbakan Binali Yıldırım bu yasa tasarılarını sümenaltı edip, rafa kaldırdı.
Şimdi alelacele hazırlanıp TBMM’ye getirilen ve 19 maddesi kabul edilen 43
maddelik yasa teklifinde FATF’ın ‘gri liste’ uyarısında bulunduğu maddelerden
sadece Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının ve Finansmanının Önlenmesi yer
alıyor. O da teklifin 6 maddesinde düzenlenmiş. Rüşvet, yolsuzluk, kamu
harcamaları ve ihalelerinde şeffaflık, siyasi nüfuz ticareti, siyasetin
finansmanının şeffaflaştırılması vb. düzenlemelerinin hiç birisi teklifte yok!
3. AİHM Büyük Dairesi’nin 2016 Kasım ayından bu yana tutuklu olan eski
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında verdiği hak ihlali ve
‘derhal tahliye’ kararı oldukça ciddi siyasi ve diplomatik sonuçları olabilecek
bir karardır. CB Erdoğan ve Bakan Soylu’nun AİHM Kararının hiçbir anlam
ifade etmediği şeklindeki açıklamaları hem yargıya müdahale hem de
Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini etkileyecek niteliktedir!
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi'nin HDP eski eş Genel
Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında verdiği kararı ‘yok hükmünde, bizi
bağlamaz’ şeklinde değerlendirerek Anayasamızın yargı kararlarına yönelik
hükümlerini çiğnemekte sakınca görmeyen iktidarın bu yaklaşımı, ciddi siyasidiplomatik-uluslararası ilişkiler sorunlarına yol açabilecek niteliktedir. AİHM’ye
bireysel başvuru hakkını ve AİHM kararlarının ulusal yargı kararlarına karşı
üstünlüğü ile bağlayıcılığını anayasa hükmü olarak kabul eden Türkiye,
bünyesinde AİHM’yi de bulunduran Avrupa Konseyi’nin (AK) 1949 yılından bu
yana kurucu üyesidir. Aynı zamanda 1950’li yıllarda Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ni (AİHS) hazırlayarak kabul eden, AİHS’nin uygulanması için de
AİHM’yi kuran 12 Avrupa ülkesinden birisi Türkiye’dir. AB’ye tam üyelik şu
anda söz konusu olmasa bile sadece sıraladığım bu geçmiş Türkiye’nin
Avrupalılığının kanıtı ve tescilidir. O nedenle AK üyeliği Türkiye’nin uluslararası
saygınlığının en önemli kriteri ise AİHM kararlarının üstünlüğünün kabulü ve
uygulanması da AK üyeliğinin vazgeçilmez koşulu, gereğidir. Aynı zamanda tüm
AB üyesi ülkelerin Avrupa Konseyi üyesi olduğu göz önünde tutulduğunda,
AK’dan kopuş, AİHM kararlarını yok hükmünde ve bağlayıcı saymama tavrı
AB’den ve tüm diğer AB kurumlarından dışlanma ve kopuş anlamına gelecektir. 

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), Avrupa Konseyi İnsan Hakları
Komiserliği ve Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi tüm rapor ve
kararlarında AİHM kararlarını esas almakta, referans saymaktadır. Bu nedenle
AB açısından da AK ve AKPM ile birlikte AİHM kararları ‘hukuken bağlayıcı
içtihat’ niteliğindedir. Cumhurbaşkanının ve İçişleri Bakanının kesinleşmiş bir
mahkeme kararı, yargı hükmü olmamasına karşılık kendilerini yargının üzerine
koyarak hüküm kesmeleri ve siyasi tutumlarını yargı kararının üzerinde
görmeleri hukuku yok sayan, mahkemeleri baskı altına almayı, yargının
vereceği kararı ‘talimatlandırmayı’ öngören bir tutumdur.
AİHM kararında yer verilen ve bağlayıcı olan vurgular arasında 2016 yılında
milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM'de alınan karara da atıfta
bulunularak bu kararın hukuksuzluğu dile getirilmektedir. Söz konusu karardan
bugüne kadar 154 milletvekilinin etkilendiği, dokunulmazlıkları kaldırılarak
yargılandığı ya da tutuklandığına dikkat çeken AİHM’nin ‘dokunulmazlığı
kaldırılan milletvekilleri içinde sadece muhalefete mensup olanları ve onlar
içinde de HDP ve CHP’lilerin tutuklanmasına’ vurgu yapması ve yargılamaları
‘hukuki değil siyasi’ olarak nitelendirmesi çok önemli bir tespittir.
AİHM kararında Türkiye'de Başkanlık sistemiyle oluşturulan yargı sistemine de
yönelik tespitler ve hukuksuzluklar da sıralanıyor. Bu çerçevede; Hakimler ve
Savcılar Kurulu'nun (HSK) bir bölümünün bizzat Cumhurbaşkanı tarafından
atandığı ve Cumhurbaşkanı'nın aynı zamanda partili olduğu vurgulanarak, diğer
HSK üyelerinin de TBMM’de çoğunlukta olan Cumhurbaşkanı'nın partisi
tarafından seçildiği dolayısıyla bunun yargı bağımsızlığı, yargıç teminatı ve diğer
hayati yargı ilkeleri açısından ağır bir ‘sorunsal’ yarattığı tespitine yer veriliyor.
Şayet karara uyulmazsa, AİHM konuyu Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesi'ne taşıyacak. Bu durumda Bakanlar Komitesi
AİHM’nin girişimini gündemine alarak Türkiye'nin Avrupa Konseyi ve AKPM
üyeliğinin askıya alınmasına kadar varabilecek bir süreci başlatabilir. Bunun
yanında birkaç hafta önce onaylanarak yürürlüğe giren AB Global İnsan
Hakları Ambargolar Rejimi (GİHAR) Yasası çerçevesinde, Türkiye’ye insan
hakları ihlali, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması vb. nedenlerle ağır
siyasi ve ekonomik ambargo ya da yaptırımların uygulanması gündeme gelebilir.
Türkiye ile AİHM/Avrupa Konseyi arasında da kriz çıkarsa, bunun AB Liderler
Zirvesine yansıması, Biden yönetimi ile ortaklaşa bir tutuma girilmesi
beklenmelidir! AİHM ve yargı kararlarını uygulamamanın ülkemiz
açısından çok ciddi sonuçlarının olabileceğini öngörmekteyim!

4. Türkiye’nin Libya’da asker bulundurma süresini 18 ay daha uzatmasına
karşı çıkan Tobruk Yönetimi ve Hafter’in başında olduğu LUO, ülkedeki Türk
askerlerine karşı savaşa hazır olduklarını ilan ettiler. Libya’da tarafların kalıcı
ateşkes konusunda Ağustos ayında vardıkları anlaşma ve 24 Aralık 2021’de
seçim kararı aldıkları bir süreçte, iç savaşın yeniden başlaması ve Türkiye’nin
sorumlu tutulması durumunda sıkıntılı bir tablo ile karşılaşabiliriz!
İktidarın Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile imzaladığı
Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması’na dayanarak bu ülkeye asker gönderme
konusunda aldığı kararın Mehmetçiği Libya çöllerine gönderme tavrının
Türkiye’yi Libya iç savaşında taraf konumuna getirdiğini sürekli şekilde dile
getiriyoruz. Türkiye, Libya’da müzakere ve çözüm masasından ne yazık ki
dışlandı!
Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanının da Libya’da olduğu ve
TSK’nın bu üsse malzeme ve teçhizat nakli sırasında üsse hava saldırısı
düzenlendi ve bombardıman gerçekleşti. TSK’ya karşı kimin, hangi ülke
uçaklarının bu saldırıyı gerçekleştirdiği hâlâ bilinmiyor.
UMH’nin Türkiye ile imzaladığı Deniz Sınırları ve Askeri İşbirliği anlaşmalarını
tanımadığını daha önce açıklayan Hafter, BM tarafından da onaylanan yabancı
askerlerin çekilmesi mutabakatına rağmen Türkiye’nin asker bulundurma
süresini 1,5 yıla uzatmasını ‘savaş nedeni’ saydığını ilan etti.
Tezkerenin ardından MSB Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Güler ile TSK
Komuta kademesinin, kuvvet komutanlarının 26 Aralık’ta Libya’ya yaptıkları
ziyaretin hemen öncesinde Hafter’in TSK’ya savaş ilanı, gerginliği artırdı. MSB
Hulusi Akar, bu çıkışa Trablus’ta yaptığı çok sert bir açıklamayla karşılık verdi.
Libya medyasına yansıyan haberlerde tarafların yoğun bir askeri hareketlilik
sergilediği dile getiriliyor. Hafter’in arkasında Rusya, Mısır, BAE, Suudi
Arabistan, Sudan gibi ülkelerin olduğu silah ve milis desteği verdikleri biliniyor.
UMH ise Türkiye ve Katar tarafından destekleniyor.
Libya’da siyasi çözüm süreci ilerlerken, 18 ay daha Libya’da asker bulundurma
kararı, her ne kadar UMH’nin talebine dayandırılsa da Türkiye’yi Libya’da barış
ve çözüm sürecini bozmaya çalışan bir ülke konumuna getirecektir. İç savaşın
yeniden alevlenmesi ihtimalini artıran gelişmelerden, ateşkesin ve siyasi çözüm
süreci müzakerelerinin bozulmasından Türkiye suçlanacak, sorumlu
tutulacaktır!

5. ABD Başkanı Trump’ın giderayak yayınladığı 20 kişilik af listesinde iki
eski siyasi danışmanının yanı sıra Irak’ta 14 sivili katlettikleri için hükümlü
olan 4 Blackwater paralı askerinin yer alması tüm dünyada infiale yol açtı.
BM İnsan Hakları Komiserliği af kararının sivil katliamlarını
cesaretlendireceğini açıklarken, Irak hükümeti de ABD Başkanının Iraklıların
yaşam hakkını yok saydığını içeren sert bir protesto açıklaması yaptı!
ABD Başkanı Trump görev süresinin dolmasına bir aydan az bir süre kala
toplamı 29 kişiyi bulan özel bir af kararı çıkarttı. Trump’ın 2016’daki seçim
kampanyasında yürütülen Rusya soruşturması kapsamında suçlu bulunan ve
hapiste olan danışmanları George Papadopoulos ve Alex van der Zwaan da af
listesinde yer aldı. Trump geçtiğimiz Kasım ayında da FBI’a yalan ifade vererek
Rusya bağlantılarını gizlemekten suçlu bulunan, Türkiye adına lobicilik yaptığını
da itiraf eden eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn için özel af
çıkartmıştı. Trump’ın af listesinde Irak’ta sivil katliamlarına karışan 4 paralı
Blackwater askerinin de yer alması tüm dünyada tepkileri beraberinde getirdi.
ABD’nin önde gelen paralı özel savunma şirketi Blackwater’da görevli Nicholas
Slatten, Evan Liberty, Dustin Heard ve Paul Slough 2007 yılında Irak’ın başkenti
Bağdat’ta aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu 14 Iraklı masum sivilin
katledilmesinden sorumlu tutularak tutuklanmışlardı.
BM İnsan Hakları Komiserliği sözcüsü Marta Hurtado sivil katliamına af
kararının başkalarını cesaretlendirebileceğini dile getirerek; ABD başkanının af
kararlarından çok derin endişe duyuyoruz. Onları affetmek cezasızlığa yol
açarken aynı zamanda başkalarını gelecekte bu tür suçlar işlemeye
cesaretlendirecektir” açıklamasını yaptı.
Irak’ta ise büyük infiale yol açan Trump’ın af kararı sonrasında Irak Dışişleri
Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ABD yönetiminden kararın gözden
geçirilmesini isteneceği belirtilerek “Bu karar ABD yönetiminin insan hakları,
adalet ve hukuk devletine bağlılık taahhüdü ile tezat oluşturmaktadır” denildi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın savaş suçlusu ve sivillerin katliamından sorumlu
Blackwater paralı güvenlikçilerini affetmesi hiçbir gerekçeyle izah
edilemez. Suriye’de devreye soktuğu Sezar Yasası yaptırımlarıyla Şam
yönetimini sivil katliamlarıyla suçlayan ve aynı gerekçelerle başkalarına
yaptırım uygularken, kendi paralı askerlerini devlet başkanının özel af
çıkartarak affetmesi insan hakları ve insan hayatı konusunda ağır bir
ilkesizlik, samimiyetsizlik ve çifte standarttır!

6. Rusya Devlet Başkanı Putin, aralarında kendisinin de yer aldığı ve
önceki tüm devlet başkanlarına, aile fertlerine ömür boyu dokunulmazlık ve
yargılanmama güvencesi getiren yasayı onayladı. Görevde ve görevden sonra
da ömür boyu dokunulmazlık sağlanan eski devlet başkanlarından sadece
Gorbaçov hayatta. Buna karşılık Putin ile halef-selef olan Medvedev ve eşi
hakkında çok ciddi yolsuzluk, rüşvet, kara para iddiaları gündemdeydi!
Demokratik rejimlerde gündeme getirilmesi, önerilmesi dahi söz konusu
olamayacak böyle bir düzenlemenin Rusya Parlamentosu’nda süratle kabul
edilmesi ve Putin tarafından da onaylanmasının hangi amaçla ve kimleri
korumak için çıkarıldığı tartışılıyor. Kısa süre önce yapılan bir anayasa
değişikliği, salgına rağmen halkoyuna sunularak Putin’e 2036 yılına kadar
devlet başkanlığını sürdürme olanağı sağlanmıştı.
Zaten dokunulmazlığını gelecek 16 yıl boyunca anayasa ile garantileyen
Putin’in kendisinden önceki eski devlet başkanlarını da dokunulmaz ve
yargıdan muaf kılacak böyle bir yasa zırhını onaylayarak yürürlüğe sokması
Rusya’daki Oligark düzeninin ve Putin-Medvedev döneminde zenginleşen dar
bir grubun çıkarlarının korunmak istendiğini akla getiriyor.
Rusya’da Putin muhalifi siyasiler ya cezaevinde ya da bir şekilde uğradıkları
suikastlarla ortadan kaldırılıyor. Bunun son örneği devlet başkanlığı
seçimlerinde Putin’e rakip olmaya hazırlanan Navalny idi. Navalny cezaevinden
nakil sırasında zehirlenerek öldürülmek istendi. Uluslararası kamuoyunda tepki
çeken bu olay üzerine Navalny’nin Almanya’ya götürülerek tedavisinin burada
yapılmasına Rusya hükümeti izin vermek zorunda kaldı. Putin-Medvedev
yönetiminin yolsuzluklarını açığa çıkartan ünlü avukat Sergey Magnitsky de
cezaevinde öldürülmüştü. Bunun üzerine de ABD yönetimi Magnitsky Yasası’nı
çıkartarak Rus yöneticilere, bürokrat ve diplomatlara yaptırım uygulamaya
başladı. Medvedev ve eşi hakkında çok ciddi rüşvet, yolsuzluk, kara para ve
yasa dışı servet edinme iddiaları yaygın şekilde gündeme geldi. Putin geçtiğimiz
yıl ani bir kararla Medvedev’i görevden alıp yerine Mihail Vladimir Mişustin’i
başbakanlığa getirdi. [Görev sonrası yaşam boyu dokunulmazlık ve yargılanmama
olanağı getiren bu yasanın Medvedev için çıkarıldığını öngörmek yanlış olmaz!]
Bu yasadan önce eski devlet başkanları sadece görev başındayken işledikleri
suçlarla ilgili olarak dokunulmazlığa sahipti. Yasa ayrıca devlet başkanlarına
görevden ayrılınca ömür boyu senatör olma imkânı veriyor. Bu unvan da
zaten ömür boyu dokunulmazlığı garanti altına alıyor!

7. Yunanistan 2021 yılında 11 milyar euroluk yeni savunma harcaması
yapma kararı alırken, İsrail’den de Yunanistan savunma sanayiine Leopar
tanklarını da kapsayan oldukça ciddi bir yatırım hamlesi geldi. Bu arada
Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev’in Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi
için devreye girdiği, arabuluculuk girişiminin her iki tarafta da kabul gördüğü
İsrail ve Azerbaycan medyasına yansıdı!
Yunanistan 2021 bütçesinde 11 milyar Euro ile en büyük harcama kalemini
savunma harcamalarına ayırdı. ABD’den F-35 ve son teknoloji SİHA alımları
yanında Fransa’dan savaş uçağı ve savaş gemileri alımı da bu harcamaların
kalemleri arasında. Bunun yanı sıra Türkiye ile Doğu Akdeniz'de yaşanan
gerilimde İsrail ve Mısır ile yakınlaşan Yunanistan’ın Türkiye’yi kuşatma
hamleleri sürerken dikkat çekici bir adım İsrail’den geldi. İsrail Yunanistan
savunma sanayiine dev yatırım kararı alırken, bu yatırım Yunan hükümeti
tarafından onaylandı.
- İsrail savunma endüstrisinin ve teknolojilerinin önde kuruluşları arasında
sayılan SK Group ve Plasan Sasa şirketlerinin oluşturduğu ortak girişim
grubu, bir süre önce ekonomik kriz nedeniyle 2014 yılında iflas ederek
kapanan Yunanistan Araç Sanayii şirketi ELVO’nun çoğunluk hisselerini
satın alarak savunma araçlarını üretmek üzere anlaşma imzaladı.
Yunanistan Maliye Bakanlığı da resmi bir açıklamayla İsrail yatırımına onay
verildiğini ve ülkenin en büyük askeri araç üreticisi olan ELVO’nun çoğunluk
hisselerinin İsrail konsorsiyumuna satıldığını duyurdu.
Türkiye’nin Tank Modernizasyonu programı Leopard tanklarının da üreticisi
Rehn Metall ile varılan mutabakata rağmen kesintiye uğramıştı. Yerli-Milli Altay
Tankı projesi ise Katar Ordusunun ortaklığına dönüştü. AK Parti sözcüleri
geçtiğimiz hafta yaptıkları açıklamada Yerli-Milli Tank Projesinin Almanya’nın
taahhütlerini yerine getirmemesi nedeniyle ilerleyemediğini, Almanya’nın tank
projesini sabote ettiğini öne sürdüler.
- Şimdi İsrail’in Yunanistan’daki yatırım kararı ve Leopard tanklarının da
üretildiği, montajının yapıldığı ELVO’yu devralması, Türkiye’nin tank
projesi açısından önemli ve kritik bir gelişme olarak görülmelidir!
İsrailli şirketlerin, Yunan savunma sanayisinin yeniden yapılandırılmasına
stratejik yatırım ve yüksek teknoloji transferiyle destek vermesinin
zamanlaması yanında, üretilecek araçların NATO standartları ve envanterinde
olacağının vurgulanması dikkat çekici!

Türkiye Yunanistan ve GKRY arasında Doğu Akdeniz ve Ege’de gerilim
sürecinde İsrail, Fransa ve ABD’nin ortak askeri tatbikat, savunma yatırım
hamleleri, stratejik ve askeri işbirliği, GKRY ve Yunanistan’da yeni askeri üslerle
Yunanistan’a destek çıkması kritik gelişmeler.
Rus yapımı S-400 füze savunma sistemi satın alması nedeniyle Türkiye’yi F-35
üretiminden çıkartan, satın aldığı F-35’leri teslim etmeyen ve savunma
sanayiine CAATSA yaptırım kararı alan ABD, eşzamanlı olarak Yunanistan ile
özellikle savunma alanındaki işbirliğini güçlendirmeye yöneldi. ABD-Yunanistan
arasında başlatılan Stratejik Diyalog ve İşbirliği süreci 2018’den bu yana hızla
genişleyerek ilerliyor.
ABD son olarak Trakya’da Yunan ordusu ile ortak tatbikat ve askeri üs kurma
yanında Girit adasındaki Suda Körfezi'nde bulunan NATO üssünü genişletme
kararı aldı. ABD donanmasına bağlı gemilerin Girit’teki Suda Körfezi Deniz
Üssü’nde konuşlandırılacağı açıklandı.
Bunun yanında Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in Türkiye-İsrail
ilişkilerinin normalleştirilmesi için arabuluculuk önerisini gündeme getirdiği bu
önerinin CB Erdoğan ve İsrail hükümeti tarafından olumlu karşılandığı, Aliyev’in
girişimine sıcak bakıldığı haberlerinin İsrail ve Azeri medyasına yansıması dikkat
çekiyor!
Dağlık Karabağ savaşında Türkiye’nin yanı sıra İsrail’in de Azerbaycan ordusuna
destek verdiği, Türk İHA-SİHA’ları ile İsrail’in Azerbaycan ordusuna sattığı
SİHA’ların birlikte kullanıldığı, Azerbaycan’daki Yahudi lobisinin ve İsrail’e göç
eden Azeri Yahudilerin bu işbirliğinde kilit rol oynadıkları dile getiriliyor.
Bu gelişmeleri son dönemde bölgede BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan gibi körfez
ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren, Fas ve Sudan ile normalleşme anlaşmaları
yaparak ilk kez karşılıklı uçak seferleri başlatan İsrail’in çok yönlü siyasidiplomatik adımlarının bir devamı şeklinde görebiliriz.
- Yunanistan ve Türkiye ile de ilişkilerini eş zamanlı ilerletmek amacında
olduğu anlaşılan İsrail’in Aliyev’i devreye sokmasını bu çerçevede
değerlendirmek mümkün.
Bir süredir kapalı kapılar ardında sürdürüldüğü açığa çıkan Türkiye-İsrail
ilişkilerini normalleştirme, yeniden diplomatik ilişkileri tesis etme adımlarında
Aliyev’in devreye girmesi, yakın dönemde bu konuda daha somut gelişmeler
yaşayabileceğimizi işaret ediyor!

8. Türkiye ve Rusya Dışişleri Bakanları, 29 Aralık’ta bir iş ziyareti
çerçevesinde Soçi’de bir araya gelecek. İktidarın Libya’ya asker gönderme
tezkeresini 18 ay uzatması, İdlib’te TSK tarafından boşaltılan gözlem
noktalarının sayısının artması, Dağlık Karabağ ve Kuzey Suriye’de Rusya
arabuluculuğu ile SDG-Şam Yönetimi arasında sürdürülen müzakereler
gündemde olacak!
Açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Rusya Dışişleri Bakanı
Sergey Lavrov, Rusya-Türkiye Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) bünyesindeki
Ortak Stratejik Planlama Grubu’nun sekizinci toplantısına katılmak üzere bir
araya gelecekler. Gündem; Libya’dan Suriye’ye, Kafkasya ve Dağlık
Karabağ’dan İdlib ve Kuzey Suriye’deki gelişmelere, Türkiye’ye uygulanan S-400
yaptırımlarına kadar, oldukça geniş bir yelpazeden oluşacak.
Ayrıca görüşmede Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan liderleri arasında 9
Kasım’da Dağlık Karabağ ile ilgili imzalanan kalıcı ateşkes anlaşmasının
uygulanması, denetim ve gözetimi konusunun ayrıntılarının ele alınacağı
vurgulanırken, olası çatışma riskinin en aza indirilmesi ve taraflara insani
yardım yapılması üzerinde durulacağı belirtiliyor. Güney Kafkasya ve Dağlık
Karabağ’a ilişkin görüşmelerde odak noktasını çatışma bölgesinde ateşkesi
kontrol etmeye yönelik Rus-Türk ortak kontrol merkezinin faaliyetlerinin
oluşturacağı kaydediliyor.
Dile getirilen başlıklara baktığımızda aslında Rusya’nın söz konusu
bölgelerdeki bir dizi rahatsızlığını ileteceğini öngörebiliriz.
- Öncelikle Türkiye’nin Dağlık Karabağ’da sahada asker bulundurmasına
izin vermeyen Rusya, TSK’yı Azerbaycan topraklarında kurulan ve Rus
askeri varlığını da meşrulaştıracak ortak gözlem merkezi dışına
çıkmamaya ikna ve mecbur etti.
İktidarın Dağlık Karabağ’da ‘hem sahada hem masadayız’ söylemi gerçeği
yansıtmıyor.
Rus medyasında; Rusya’nın sınırlarını tamamıyla kendi askerleriyle
kontrole aldığı Dağlık Karabağ’a olası müdahaleleri tamamıyla bertaraf
etmek için Dağlık Karabağ’da yaşayanlara Rus Vatandaşlığı verme ve ortauzun vadede bu bölgeyi bir Rus Özerk Cumhuriyeti’ne dönüştürme hedefi
dile getiriliyor.
Bu oldukça kritik bir hamle ve Türkiye’nin bu hamleye karşı
manevra alanı Rusya tarafından tamamıyla kapatılmış vaziyette!

Masada yer alacağı açıklanan bir diğer konu Kuzey ve Orta Afrika’daki,
Kızıldeniz’deki gelişmeler. Libya’da varılan kalıcı ateşkes anlaşması, devlet
kurumlarının birleştirilmesi, petrol ihracatına başlanması, petrol
gelirlerinin şeffaf bir ortak hesapta denetime açık şekilde tutulması, siyasi
çözüm ve nihayet 24 Aralık 2021’de seçim yapılması mutabakatları iktidar
dışında tüm ülkelerden ve taraflardan destek buldu.
Buna karşılık iktidarın Libya’da asker bulundurma tezkeresinin
süresini uzatması başta Rusya olmak üzere ilgili tüm taraflarda ciddi
rahatsızlık yarattı!
- Libya’da 2 Temmuz 2022’ye kadar Türk askeri varlığının sürmesi kararı,
24 Aralık 2021’de yapılacak Libya seçimlerine Türkiye’nin müdahale
edeceği, İhvan’ın seçimi kaybetmesi durumunda TSK’nın devreye gireceği
yorumlarına yol açmış bulunuyor.
Türkiye’nin Trablus yönetimiyle yaptığı askeri anlaşmaya dayandırdığı bu
kararın, 24 Aralık 2021’deki seçimde yönetimin değişmesi, yeni bir
hükümet kurulması durumunda tek taraflı geçersiz hale geleceği
yönündeki değerlendirmeler öne çıkarken, Rusya, Mısır, Fransa, ABD ve
Berlin Mutabakatı’nın mimarı Almanya Türkiye’ye karşı yeni bir adım
atabilir.
Muhtemelen Soçi Buluşması’nda Lavrov bu konuyu Çavuşoğlu’nun önüne
getirecektir. Ayrıca Sudan’da Port Sudan Limanı’nda üs anlaşmasını hayata
geçiren Rusya’nın Türkiye’yi bu bölgeden de çıkmaya zorlayacağı
öngörülebilir.
- Suriye’de ise gerek İdlib gerekse Kuzey Suriye’deki gelişmeler RusyaTürkiye işbirliğini zorlaştıracak yönde ilerliyor. TSK’nın İdlib’te
boşalttığı gözlem noktalarının sayısı artarken, buralara Suriye Ordusu’nun
Rusya desteğiyle yerleşmesi ve cihatçıların tasfiyesine yönelik operasyon
hazırlıkları ilerliyor. Ayrıca Kuzey Suriye’de PYD-YPG’nin omurgasını
oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında
arabuluculuk yapan Rusya, bu bölgelerin Esad güçlerine devredilmesi için
baskısını artırıyor!
Tüm bu başlıkların dışında; 29 Aralık Soçi Buluşması’nın Türkiye-Rusya
ilişkileri ve farklı bölgelerdeki işbirlikleriyle anlaşmazlıklar konusunda,
Rusya’nın artan rahatsızlıklarının dile getirileceği, iktidardan yeni tavizlerin
isteneceği farklı bir dönemin kapısını aralayabileceğini öngörmekteyim. Yakın
dönemde İdlib ve Kuzey Suriye’de Şam yönetiminin hâkimiyetinin arttığı,
TSK’nın operasyon alanlarının geriletilmeye çalışıldığı ve buraları terk etmesinin
isteneceği bir sürece doğru gidildiğini söylemek yanlış olmaz!

9. MB Para Politikası Kurulu 2020 yılının son toplantısında politika faizini
yüzde 15’ten yüzde 17’ye yükseltti. Öngörülerimizi teyit eden bu karar,
iktidarın para ve kur politikalarında köşeye sıkıştığının en somut tablosudur.
Gelinen aşamada, bırakınız tek haneyi, çift haneli faiz ve enflasyonda yukarı
doğru tırmanış devam ediyor. İktidarın ülkeyi hayali bir şekilde yönettiği,
ülke ekonomisinin uçurumun kenarına getirildiği gözleniyor!
Bu artışla iki ayda MB politika faizi 6,75 puan yükseldi. MB’nin bankaları ve
piyasaları fonladığı haftalık repo ihalelerinde uygulayacağı faizin yüzde 17’ye
yükseltilmesi, mevduat ve kredi faizlerinde de artış anlamına geliyor.
Faiz artışları nedeniyle son iki ayda kredi talebi hemen hemen sıfırlanmış
durumda. Buna karşılık mevduatta artış gözlenmiyor. Aksine yine dövize ilgi
artan şekilde devam ediyor. MB Başkanı Naci Ağbal 2021 Para ve Kur
Politikasını açıklarken, parasal sıkılaştırmaya devam edeceklerini ve ters
dolarizasyon beklentisinde olduklarını ifade ederek, faiz artışını
sürdüreceklerinin sinyalini vermişti.
- Bu faiz artışıyla da MB’nin ve iktidarın beklentisi döviz mevduatlarının
çözülmesi, gerek bankadaki gerekse yastık altındaki dövizlerin TL’ye
dönüşmesi. Ancak bu beklentinin bir süre daha gerçekleşmesinin çok zor
olduğunu bugünden öngörmekteyim.
- Hatta faiz artışı sonrasında döviz kurlarında yaşanan gevşeme ve düşüşler
sonrasında tam tersine ‘düşük kurdan daha çok döviz alma’ eğilimi
hızlanabilir, dövize talep artabilir.
MB-PPK’nın 2 puan faiz artışını birden yapması, 3 Ocak’ta açıklanacak 2020
enflasyonunu gözeterek pozitif faiz algısını sürdürme amacına dönük şekilde
değerlendirilebilir. Aralık ayında aylık enflasyonun yüzde 2 düzeyinde
gerçekleşmesi durumunda, yıllık enflasyonun yüzde 16’ya yükselmesi söz
konusu olacaktır. Buna karşılık MB’nin yüzde 17’ye yükselttiği politika faizi
böyle bir durumda dahi enflasyonun 1 puan üzerinde ve pozitif olacaktır.
Anlaşılan MB-PPK bu hesabı yaparak politika faizini yüzde 17’ye çıkartma
yoluna gitti!
Dolayısıyla kurları düşürmeden enflasyonu düşüremeyeceğini gören, ancak
buna rağmen yanlışta ısrar ederek aylardır faiz artırmak yerine 130 milyar
dolarlık Merkez Bankası rezervini tüketerek döviz kurlarını aşağı çekmeye
çalışan İKTİDAR, şimdi peş peşe faiz artışlarına, TL’yi güçlendirerek dövize
talebi kırma yaklaşımına mecbur kaldı!

10. Yüzde 17’lik politika faizi yabancı yatırımcılar açısından çok yüksek bir
getiridir. Nitekim ekonomi ve MB yönetimindeki Kasım ayında gerçekleşen
değişim sonrası, yabancı yatırımcıların TL varlıklara ilgisinde artış gözlendi. En
yüksek faizi veren ülkeler arasında öne çıkan Türkiye’ye yabancı portföy
yatırımcılarının ilgisi artarken Türk vatandaşları yine dövizi tercih etti. Döviz
mevduatları 2,5 milyar dolar daha arttı!
19 Kasım’daki PPK Toplantısı’nda faizin 4,75 puan birden artırılarak yüzde 15’e
çıkarılmasıyla TL yatırım araçlarına artmaya başlayan yabancı ilgisi, 18 Aralık
haftasında oldukça yüksek bir tutara ulaştı.
- 24 Aralık’taki ikinci faiz artışından sonra yabancı ilgisinin daha da artması
beklenmelidir!
MB’nin haftalık menkul kıymet istatistiklerine göre yabancı yatırımcılar 18
Aralık haftasında devlet iç borçlanma senetlerinde (DİBS) 1 milyar 662 milyon
dolarlık net alım yaptı. Yabancıların 18 Aralık haftasında hisse senetlerindeki
net alımı ise 244 milyon dolar oldu.
- Dolayısıyla 18 Aralık haftasında yabancı yatırımcıların DİBS, hisse senedi
ve tahvil alımlarıyla TL araçlarına yaptıkları toplam yatırım tutarı 1,9
milyar dolar oldu.
Yabancılar TL yatırım araçlarına yönelirken, yurtiçi yerleşik Türk vatandaşları ise
tam tersine artan faize rağmen döviz almaya devam etti.
- 18 Aralık haftasında bankalarda yurtiçi yerleşiklere ait döviz
hesaplarındaki mevduat tutarı bir haftada 2,5 milyar dolar daha arttı.
- Mevduat bankaları ile katılım bankalarındaki toplam döviz mevduatı ise
261 milyar dolara çıktı.
Merkez Bankası, faiz artışlarıyla döviz kurlarında yaşanabilecek gerilemeler
sonrası, düşük kurdan yeniden döviz alım ihalelerini başlatarak rezerv temin
etme yoluna yönelebilir!
ÖNCELİKLİ VE ESAS OLAN, iktidarın ekonomik ve siyasi söylemlerinde güven
verici ve şeffaf olması, demokratikleşme, yargı bağımsızlığı vb. alanlarda kalıcı,
inandırıcı, somut adımlar atması. Bu yapılmadığı takdirde, artırılan faizlerle
Türkiye’den yurt dışına kâr ve sermaye transferinin hızlanması, kısa süreli kur
düşüşü ve döviz girişi artışı gibi arızi gelişmeler kalıcı olmayacağı gibi yeniden
ve daha ağır sonuçlarla karşı karşıya kalınması göz ardı edilmemesi gereken
bir ihtimaldir!

11. TÜGE Aralık’ta Kasım ayı ile aynı düzeyini muhafaza etti. Buna karşılık
alt endekslerdeki gelişmeler dikkat çekici. Hanelerin maddi durum beklentisi
alt endeksi umutsuzluk göstergesine dönüşmüş görünüyor. Gelecek 12 aya
ilişkin beklentilerde olumlu yönde bir değişim söz konusu değil. Endeks
hesaplama yöntemi değiştirilmesine karşın ortaya çıkan bu tablo eski
hesaplama yöntemine göre durumun daha da vahim olduğunun işareti!
Tüketici Güven Endeksi (TÜGE), aralıkta aylık bazda kasım ayına göre bir
değişim göstermedi ve yine 80,1 puan düzeyinde gerçekleşti. Değiştirilen
hesaplama yöntemine karşılık 2019 yılını 80,7 puanla kapatan TÜGE’nin
gerçekte eski hesap yöntemiyle çok daha kötü olduğunu söyleyebiliriz. Buna
karşılık ağır salgın koşullarında yılı 80,1 puanla kapatan TÜGE, geçen yıla kıyasla
küçük bir kayıpla yılı tamamladı.
TÜGE’nin alt endekslerine baktığımızda hanenin maddi durumu endeksinin
66,1 olduğunu görüyoruz. Hanenin maddi durumu endeksi Kasım ayında 66,6
iken, Aralık ayında yüzde 0,7 oranında azalarak 66,1 oldu.
Hanenin maddi durum beklentisi endeksi ise Aralık ayında 78,9 oldu. Kasım
ayında 79 puan olan bu alt endekste de aralık ayında, önceki aya göre yüzde
0,2 düşüş söz konusu.
TÜGE alt endekslerinden genel ekonomik durum beklentisinin Aralık ayında
82,9 puan olduğu açıklandı. Kasım ayında genel ekonomik durum beklentisi
endeksi 78,7 idi. Dolayısıyla aralık ayında bu alt endekste yüzde 5,2 oranında
artış gerçekleştiği görülüyor.
Hesaplama yöntemi değişikliğiyle TÜGE alt endekslerine ilave edilen dayanıklı
tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksi de aralık ayında 92,6
oldu. Bu endekste de kasım ayındaki 96,2’lik puana göre aralık ayında yüzde
3,8 oranında azalma söz konusu. Daha önce TÜGE’de yer alan işsizlik beklentisi
endeksi hesaplama yöntemi değişikliğiyle birlikte çıkartılmıştı ve artık
hesaplanmıyor.
Ancak genel olarak baktığımızda kasım ayına göre aralık ayındaki TÜGE genel endeksi aynı düzeyini korusa da dört alt endeksin üçünde düşüş yaşanmış. Bu gelecek 12 aya ilişkin umutsuzluğun belirgin bir işareti. Bunun yanında sürekli vurguladığım gibi TÜGE’de 100-200 arası puanlar iyimserlikteki yükselişi,100’ün altındaki puanlar ise gelecek 12 aya yönelik karamsarlığı, umutsuzluğu, beklentilerdeki kötüleşmeyi ifade ediyor.

Aralık ayında TÜGE 82,1 puan olarak gerçekleşmiş olsa da 100’ün altındaki bu
puan genel tablonun kötümserliğini anlatıyor. Bunun yanı sıra hanenin mevcut
maddi durumu ile geleceğe dönük maddi durum beklentilerini yansıtan iki alt
endeks hanelerin, yani ailelerin maddi durumlarının geçmişe göre de
kötüleştiğini, gelir kaybının ağırlaştığını ortaya koyuyor. Hesap yöntemi
değiştirilmeden önce de ağırlıkla 60’lı puanlarda gezinen hanenin mevcut
maddi durumu ve geleceğe dönük maddi durum beklentisi endeks puanları
TÜGE’nin yayınlanmaya başladığı 2012 yılından bu yana hiçbir dönemde umut
ve iyimserlik göstergesi olan 100 puanın üzerine çıkmadı. Sürekli gerileyen bu
iki alt endeks yeni hesaplama yöntemiyle de yine 60-70 puan arasında. Yeni
yöntemle TÜGE ortalaması yükseldiği halde bu iki alt endekste somut bir
iyileşme görülmemesi hanelerin mevcut koşullarda çok zor durumda olduğunu
geleceğe dönük olarak durumlarında bir düzelme beklemediklerini sergiliyor.
Gelir dağılımının bozulduğunu gösteren veriler daha belirgin hale gelirken ülke
gelirinin ve varlıklarının çok az sayıda insana aktarılması ve küçük bir grubun
elinde toplanması süreci hızlanarak devam ediyor. Öyle ki TÜİK, ister
hesaplama yöntemini değiştirsin ister rakamları makyajlasın, bu gerçeğin
üzerini örtemiyor!
12. Aralık ayı Sektörel Güven Endeksleri, hemen tüm sektörlerde ağır bir
kriz beklentisi ve endişenin hâkim olduğunu, gelecek aylara dönük
beklentilerde karamsarlığın derinleştiğini sergiliyor. Sektörel güven endeksi
aralık ayında bir önceki aya göre; hizmet sektöründe yüzde 9,2, perakende
ticaret sektöründe yüzde 7,8 ve inşaat sektöründe yüzde 7,2 azaldı!
TÜİK’in Aralık ayı sektörel güven endeksi verileri hizmet, perakende ticaret ve
inşaat sektörlerinde sert güven düşüşleri yaşandığını, ekonominin omurgasını
oluşturan inşaat başta olmak üzere hemen tüm sektörlerde iktidarın
söylemlerinin aksine önümüzdeki döneme yönelik kaygıların arttığını gösterdi.
Sektörel güven endeksi Aralık ayında bir önceki aya göre; hizmet sektöründe
yüzde 9,2, perakende ticaret sektöründe yüzde 7,8 ve inşaat sektöründe yüzde
7,2 azaldı. Başta otel, konaklama tesisleri, vb. işletmeleri kapsayan hizmet
sektörü güven endeksi yüzde 9,2 oranında azalarak 70,4’e geriledi. Hizmet
sektöründe bir önceki aya göre, son üç aylık dönemde iş durumu alt endeksi
yüzde 11,2 azalarak 66,4 oldu. Son üç aylık dönemde hizmetlere olan talep alt
endeksi de yüzde 9,8 azalarak 64,9’ indi. Gelecek üç aylık dönemde hizmetlere olan talep beklentisi alt endeksi ise yüzde 7,1 azalarak 79,8 oldu.

Ekonomide talep ve harcamaların azalması perakende sektörünü olumsuz
etkiliyor. Düşük faizli kredi kampanyalarıyla desteklenen inşaat sektörü güven
endeksi Aralık ayında yüzde 7,2 oranında azalarak 73,3’e indi. Ekonominin çok
geniş bir üretim-imalat-istihdam kesimini ayakta tutan inşaat sektörü güven
endeksi ve alt endekslerdeki bu tablo, ağır bir çöküşüm yaşandığını gösteriyor.
MB’nin yeni faiz artışı kararıyla finansman sorunlarının daha da ağırlaşması,
konut kredisi faizlerindeki olağanüstü yükselişle de talep düşüşünün hızlanması
inşaat sektörünü daha ağır bir krize sürükleyecek, şirket iflaslarını artıracaktır.
İktidarın açıkladığı önlem ve destek paketleri de yaşanan ağır hasarı telafi
etmekten çok uzak göründüğü için bu endişeler güven endekslerinin tümüne
negatif olarak yansıyor!
13. Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) iklim değişikliklerinin yarattığı tehdit
sonrası, küresel ticaret için yeni kriterler belirlenmesi ve ihraç ürünlerine
‘karbon sınır vergisi’ uygulanması hazırlıklarında son aşamaya gelindiğini
duyurdu. Böyle bir uygulamaya geçilmesi, Türkiye’nin ihracatını olumsuz
etkileyecek çok önemli bir ekonomik tehdittir. Üretim, sanayi ve enerji
politikalarıyla ilgili düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir!
AB Zirvesi’nde Türkiye ile ilgili yaptırım kararına odaklanılması nedeniyle sonuç
bildirisinde yer alan kritik kararların gözden kaçtığını daha önce de dile
getirdim. Bu kararlardan birisi de AB’nin gerek üye ülkelerin üretim ve AB içi
ticari dolaşımında gerekse AB dışından ithal edilecek ürünlerde ‘karbon nötr’
belgesi aranması zorunluluğu idi. ABD’nin Yeni Başkanı Biden iklim anlaşması
ve çevre koruma önlemlerini süratle devreye sokacağını ilan etti. Bunun
ötesinde Uluslararası Enerji Ajansı (UAE), iklim krizi ve etkilerine karşı fosil
yakıtlar başta olmak üzere karbon salınımını azaltacak, bu konuda ülkelerin
taahhütlerini yerine getirmelerini sağlayacak bir dizi yeni kararı hayata geçirme
aşamasında olduğunu açıkladı. Yakın dönemde yenilenebilir enerji
kaynaklarının kullanılması, karbon salınımının ağırlıklı şekilde denetimini
başlatmayı öngören UAE politikaları, sanayide, tarımda, diğer üretim
alanlarında enerji kullanımı ve karbon salınımının denetimiyle en alt düzeye
indirilmesine verecek denetim-kontrol-yaptırım sistemlerine işlerlik
kazandırılacak. UAE’nin alacağı ilkesel tavsiye kararları doğrultusunda AB ve
ABD, ‘karbon sınır vergisi’ uygulamasına geçecek.
- Yani ihraç ürünlerinde belirlenen karbon sınırı limiti karşılanamıyorsa ya da limitin üzerinde ise o mala ilave karbon sınırı vergisi uygulanmaya başlanacak. 

Bunun anlamı gümrük vergilerinin üzerine ilave ihraç vergisi eklenmesi, ihracat
gelirlerinin düşmesidir. Ülkemizin ağırlıkla AB ve ABD ile ticari ilişki içinde
olduğu, ihracatımızın yüzde 70’e varan bölümünün bu pazarlara yapıldığı göz
önünde tutulduğunda, ‘karbon nötr belgesi’ ve ‘karbon sınır vergisi’ dış
ticarete ağır darbe indirecektir. Yenilenebilir enerji teknolojilerinin üretimde
kullanıma girmesi, temiz enerji teknolojisinin geliştirilerek sanayide, tarımda,
gıda endüstrisinde kullanılması madencilik alanında ise temiz enerji ve enerji
teknolojilerinin ana hammaddesi olarak görülen lityum, kobalt vb. minerallerin
üretimine yoğunlaşılması kaçınılmazdır.
Sorun böylesine acil ve hayati iken, geçtiğimiz hafta TBMM’den geçirilen Çevre
Ajansı Yasası, iktidarın doğa katliamını, çevre kirliliğini, atık toplama, depolama
ve imhasını bir rant alanına dönüştürerek yeni kazanç kapıları açmaya çalıştığını
göstermektedir. Bu arada Türkiye, başta Avrupa ülkelerinin çöpleri olmak
üzere atık ve çöp ithalatında dünyada ilk sırada yer almaya devam ediyor!
14. Sinemaların kapalı olduğu bir dönemde yerli-yabancı film
gösterimlerinden alınan EĞLENCE VERGİSİ’ni sıfırlama kararının anlamı
nedir? Esnafın vergisi dururken, hem faiz artırıp hem de hazine bonosu,
tahvil, hisse senedinden elde edilen yüksek tutarlı faizi gelirlerinde verginin
sıfırlanması, esnafa değil yabancı-yerli servet ve sıcak para sahiplerine
destektir!
İki hafta önce açıklanan esnafa dönük 5 milyar TL tutarındaki destek paketi 14
Aralık’tan geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Mevcut salgın ve ekonomik kriz
ortamında fazla bir anlam ifade etmeyen bu desteklerin en geniş şekilde esnaf
odalarına kayıtlı tüm esnaf kesimi için uygulamaya konulması gereklidir. İktidar
sırf ‘esnafa bir şey yaptık’ diyebilmek için kamuoyunda algı yaratma
çabasındadır. Bu yıl sadece faiz ödemelerine 137 milyar ayıran, 2021
bütçesinde faize 50 milyar TL daha ilave ederek faiz ödemelerinin tutarını
179,5 milyar düzeyine çıkartan iktidar, milyonlarca esnafa ise faize ayrılan
paranın neredeyse 40’ta birini layık görüyor. Daha da önemlisi destek paketiyle
birlikte yayınlanan bazı vergi indirimleri, KDV, Gelir Vergisi, Stopaj sıfırlama
içerikli kararlar ise esnafa değil yerli-yabancı servet sahiplerine destek
niteliğindedir. Faiz gelirlerinde verginin sıfırlanması, Korona aşısı ithalatçılarına kazanç kapısı aralamanın ötesinde bu kararlar esnafla, toplumla, yaşanan sorunların ciddiyetiyle alay etmektir. 22 ve 23 Aralık’ta kira ve hibe desteğiyle birlikte art arda yayınlanan CB Kararlarıyla;

Hazine bonosu, hisse senedi, banka tahvili, kira sertifikası (sukuk) vb.
menkul kıymetleri halen ellerinde bulunduran ya da 31 Mart 2021
tarihine kadar bu menkul kıymetleri satın alarak yatırım yapanların elde
ettikleri ya da edecekleri gelirlerin vergisi sıfırlandı. Bir yandan faizleri
artıran, yüksek faizin cazibesiyle yurt dışından sıcak parayı ülkeye
çekmeyi amaçlayan iktidar, diğer yandan yüksek faiz getirisi için menkul
kıymet alıp satan yabancı ve yerli servet sahiplerinin faizden elde
edecekleri gelirden vergi almayacağını ilan etti. Kira desteğine muhtaç
esnafın milyarlarca lirayı ya da dövizi hazine bonosuna, tahvile, hisse
senedine, katılım bankalarının ihraç ettiği kira sertifikasına yatıracak hali,
takati mi var? Bunun esnafa destekle ne alakası var? Bu karar, hazinenin
tamtakır olduğunu gösteriyor. Hem faiz yükseltilip hem de bu faizlerden
elde edilecek gelirlerin vergisi sıfırlanarak borçlanma kâğıtlarının vergisiz
kazanç vaadiyle kapış kapış satın alınması amaçlanıyor. Buna karşılık
ASGARİ ÜCRETTEN GELİR VERGİSİ ALINMAMASI çağrılarına ise kulak
tıkıyorlar!
- Sinemaların, eğlence yerlerinin kapalı olduğu şu dönemde sinema
salonlarında yerli ve yabancı film gösterimlerinde biletlerden alınan
EĞLENCE VERGİSİ 31 Mayıs 2021’e kadar sıfırlandı. Bu karar, akşamları
21.00’dan sonra sokağa çıkmanın yasak, sinemaların, eğlence yerlerinin
kapalı olduğu bir dönemde toplumla, esnafla alay etmektir.
- Kooperatif, vakıf, derneklere ait gayrimenkullerin yabancı devletlere,
yabancı kamu kuruluşlarına ve uluslararası kuruluşlara kiralanması
durumunda, 1 Ocak 2021’den itibaren kira üzerinden ödenecek stopaj
oranı Mayıs sonuna kadar yüzde 20’den 10’a indirildi. Şimdi esnafın
yabancılara kiraya verebileceği taşınmazı mı var? Bu düzenleme hangi
dernek, vakıf ya da kooperatifler için yapıldı? Belli ki bir nokta atış söz
konusu. Bunun neresi esnafa destek? Kaldı ki kira üzerinden alınan stopaj
tamamıyla anlamsız bir yük ve tümden kaldırılması gerekir.
- COVID19 aşısının KDV’si yüzde 1 olarak belirlendi. Yani aşıyı devlet ya da
Sağlık Bakanlığı ithal edip, ücretsiz olarak halkı aşılamak yerine, bu KDV
düzenlemesiyle bazı özel firmalara ithal ettirileceği ve piyasada satılacağı
ya da devletin ithal izni verdiği bu şirketlere para ödeyip aşıyı satın alarak
halkı aşılayacağı anlaşılıyor!
İKTİDAR, ‘Esnafa Destek Paketi’ ambalajında ilan edilen bu vergi indirimleri ve
düzenlemelerinin esnafa katkısının ne olacağı sorusunun yanıtını vermek
zorundadır! Aylık 500-750 TL kira yardımının bile pek çok esnaftan esirgenmesi, sadece basit usulde vergi ödeyenleri kapsaması, iktidarın; vatandaşın, esnafın, küçük işyerlerinin, işini kaybedenlerin feryatlarına, ne kadar duyarsız ve ilgisiz olduğunu açık biçimde gösteriyor!

Güncel Haberleri

Ahbap Derneği soruşturmasında gözaltı sayısı 22'ye yükseldi
Tuna Ortaylı, İlber Ortaylı'nın İstanbul'da kaç evi olduğunu açıkladı
500 bin TL'lik soruda son saniye kararı elenmesine neden oldu
Araç sahipleri dikkat: İstanbul'da plaka kuralları sil baştan değişiyor
Müjde Uzman'dan 'metres' açıklamasına net tepki: Röportajı yarıda kesti