29 Ekim 1923… Bir milletin kaderinde yeni bir sayfa açıldı. Ancak Cumhuriyet'in ilanı, yalnızca bir gecede alınmış ani bir karar değildi. Savaş meydanlarında kazanılan bağımsızlığın, millet egemenliğine dayanan bir devlet düzenine dönüşmesiydi. Bu tarihî kararın ardında ise pek bilinmeyen olaylar, görüş ayrılıkları ve geleceğe uzanan büyük bir toplumsal ideal vardı.
28 Ekim akşamı Çankaya'da verilen yemekte Mustafa Kemal Paşa, arkadaşlarına tarihî kararını açıkladı: “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz.” Konuklar ayrıldıktan sonra İsmet Paşa ile anayasa değişikliği üzerinde çalışıldı. Ancak Cumhuriyet düşüncesi o gece doğmamıştı. 1921 Anayasası'nın “Hâkimiyet bilâkaydü şart milletindir” ilkesi, bu düşüncenin temelini çoktan oluşturmuştu.
Gazi Mustafa Kemal, millî egemenliğe rakip bir otorite oluşmasını istemezken eski silah arkadaşlarının bir bölümü hilafetin korunmasına daha yakın duruyordu. Dolayısıyla ayrılık, yalnızca Cumhuriyet'in ilan edilip edilmemesinde değil, yeni devletin yetkilerinin nasıl düzenleneceğinde ve kullanılacağındaydı. Nitekim saltanat 1922'de kaldırılmış, hilafet ise Cumhuriyet'in ilanından sonra bir süre daha varlığını sürdürerek 3 Mart 1924'te kaldırılmıştı.
Az bilinen bir ayrıntı da Cumhuriyet'in 1923'te ilan edilmesine rağmen 29 Ekim'in resmî millî bayram olarak ancak 1925 yılında kabul edilmesidir.
Bu tarihî olayların ötesinde, Cumhuriyet'in varlık nedenini ve toplumsal sorumluluğunu düşündüren çok önemli bir ifade vardır: “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” Atatürk'e atfedilen bu söz, Cumhuriyet'in yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir toplumsal adalet ve eşit yurttaşlık ideali olduğunu anlatır.
Peki kimdir bu kimsesizler?
Kimsesiz, yalnızca annesi babası olmayan çocuk değildir. Yoksulluğu nedeniyle eğitimden uzak kalan çocuk, emeğinin karşılığını alamayan işçi, toprağını işleyemeyen çiftçi, şiddetten korunamayan kadın, geçim sıkıntısı çeken emekli, bakım ve desteğe ihtiyaç duyan engelli, adalet karşısında kendisini çaresiz hisseden yurttaş da bu kavramın içindedir. Dahası, kimsesizlik yalnızca ekonomik yoksunluk değildir.
İnsanın hakkını ararken kendisini yalnız hissetmesi, sesini duyuramaması, liyakat yerine yakınlığın, hukuk yerine nüfuzun geçerli olduğunu düşünmesi de bir tür kimsesizliktir.
Cumhuriyet'in kimsesizlerin kimsesi olması, devletin insanlara merhamet dağıtması ya da onları birilerine minnettar bırakması değildir. Tam tersine, hiçbir yurttaşın hakkını elde etmek için bir siyasetçinin, bir makam sahibinin veya güçlü bir kişinin himayesine ihtiyaç duymamasıdır. Çünkü Cumhuriyet'in özünde tebaa değil, eşit haklara sahip yurttaş vardır.
Yurttaşın eğitim, sağlık, adalet ve insan onuruna yaraşır yaşam hakkı, birilerinin lütfu değil, devletin güvence altına alması gereken temel haklardır.
Gerçek bir Cumhuriyet'te insanın en büyük güvencesi tanıdığı kişiler değil, işleyen kurumlardır. Adaletin güçlüye göre değişmediği, fırsatların ayrıcalıklara göre dağıtılmadığı, yoksulluğun insanı çaresizliğe mahkûm etmediği bir düzen, bu idealin toplumsal karşılığıdır.
Bu nedenle Cumhuriyet'i yalnızca seçimlerden, törenlerden ve bayram kutlamalarından ibaret görmek yeterli değildir. Onun demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak taşıdığı anlam, en güçsüz yurttaşının yaşamında ne ölçüde karşılık bulduğuyla da değerlendirilmelidir.
Aradan 103 yıl geçti. Bugün Cumhuriyet'i kutlarken geçmişin kazanımlarını hatırlamak kadar, kendimize şu soruyu sormak da önemlidir: Cumhuriyet bugün gerçekten bütün kimsesizlerin kimsesi olabiliyor mu?
Çünkü Cumhuriyet'in ilanı tarihî bir olaydır; onun adalet, eşitlik ve insan onuru ideallerini yaşatmak ise her kuşağın sorumluluğudur.
Cumhuriyet'in gerçek gücü, en güçlülerin sahip olduklarında değil, en güçsüzlerin güvence altında olmasında saklıdır.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.