Türkiye'de enflasyon tartışmaları çoğunlukla tüketici fiyatları, faiz oranları ve para politikası üzerinden
yürütülüyor. Oysa fiyat artışlarının nedenlerini anlamak için üretim sürecindeki maliyetlere de bakmak
gerekiyor. Bu maliyetlerin başında enerji geliyor.
Enerji yalnızca tüketilen bir ürün değil, ekonominin hemen her alanında kullanılan temel bir girdidir.
Elektrik, doğal gaz ve akaryakıt fiyatlarındaki değişimler, hanehalkını doğrudan etkilerken üretim,
taşımacılık ve dağıtım maliyetleri üzerinden diğer mal ve hizmetlerin fiyatlarına da yansıyabiliyor.
Bu nedenle enerjinin enflasyon üzerindeki etkisi, TÜFE sepetindeki doğrudan ağırlığıyla sınırlı
değildir.
Kaynak: TCMB ve TÜİK, 2025 yıl sonu göstergeleri. Grafik, fiyat gruplarının kendi yıllık artışlarını
gösterir; genel enflasyona katkılarını değil.
Grafikte dikkat çeken nokta, enerji enflasyonu ile genel tüketici enflasyonunun her zaman aynı hızda
hareket etmemesidir. 2022 sonunda enerji fiyatları genel enflasyonun oldukça üzerinde artarken, 2023
yılında enerji enflasyonu belirgin biçimde gerilemiştir. 2024 ve 2025 yıllarında iki gösterge birbirine
yaklaşmış, 2026 Eylül itibarıyla ise enerji enflasyonu yeniden genel TÜFE'nin üzerine çıkmıştır.
Özellikle 2026 Eylül ayında genel enflasyon yüzde 29,73 düzeyindeyken enerji enflasyonunun yüzde
46,11'e ulaşması dikkat çekicidir.
Ancak grafikteki bu ayrışma, enerjinin diğer fiyatlar üzerindeki dolaylı etkisinin büyüklüğünü tek
başına ölçmez. Bunun için enerji maliyetlerinin üretim ve dağıtım zincirine nasıl yansıdığına da
bakmak gerekir.
Enerjinin enflasyon üzerindeki önemi, üretimin farklı aşamalarında tekrar tekrar karşımıza
çıkmasından kaynaklanıyor. Tarımda mazot, sulama elektriği ve gübre; sanayide elektrik ve doğal gaz;
lojistikte ise akaryakıt temel maliyet kalemleri arasında yer alıyor.
Enerji fiyatlarındaki artış, ürünün üretilmesi, depolanması, taşınması ve tüketiciye ulaştırılması
sırasında maliyet baskısı yaratabiliyor. Bu etkiler stoklar, üretim döngüleri ve fiyatlama kararları
nedeniyle gecikmeli olarak ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle enerji enflasyonundaki bir gerilemenin,
üretim maliyetleri üzerindeki rahatlatıcı etkisi zamana yayılabilmektedir.
Türkiye'nin ithal enerji kaynaklarına bağımlılığı, küresel petrol ve doğal gaz fiyatlarıyla döviz kuru
hareketlerini yurt içi maliyetler açısından önemli hâle getiriyor.
Enerji piyasalarındaki uluslararası dalgalanmalar, üreticilerin kontrolü dışında maliyet artışlarına yol
açabiliyor. Bu da enerji kaynaklı enflasyon baskılarının yalnızca iç talep koşullarıyla
açıklanamayacağını gösteriyor.
Enerji arz güvenliği, kaynak çeşitliliği ve verimlilik politikaları bu nedenle fiyat istikrarıyla da
doğrudan ilişkilidir.
Para politikası enflasyonla mücadelede vazgeçilmezdir. Faiz oranları ve finansal koşullar üzerinden
talebi ve enflasyon beklentilerini etkileyebilir. Ancak faiz artışları uluslararası petrol fiyatlarını
doğrudan düşürmez, enerji ithalatına bağımlılığı azaltmaz veya üretimde enerji verimliliğini
kendiliğinden artırmaz.
Bu nedenle enerji kaynaklı maliyet baskılarının azaltılması, para politikasının üretim ve enerji
politikalarıyla desteklenmesini gerektirir.
Gelinen noktada şunu diyebiliriz: enerji politikası, aynı zamanda bir enflasyon politikasıdır.
Enflasyonla mücadele yalnızca tüketici fiyatlarındaki artış hızını düşürmekten ibaret değildir. Bu
fiyatların oluştuğu üretim zincirindeki maliyet yapısını daha verimli ve dayanıklı hâle getirmek de
gerekir.
Fiyat istikrarı yalnızca Merkez Bankasının karar masasında değil; tarlada, fabrikada ve üretim
zincirinin her aşamasında şekillenmektedir.