Merkez Bankası dokuz ay aradan sonra politika faizini yüzde 37’den yüzde 36’ya indirdi. Piyasalar açısından önemli olan bu karar, doğal olarak “ekonomi rahatlayacak mı?” tartışmasını da beraberinde getirdi.
Ancak doğrudan faiz oranına bakarak ekonominin geleceğini değerlendirmek mümkün değil. Çünkü ekonominin başarısı, faizlerin kaç puan düştüğünden çok, bu değişimin üretime, istihdama, gelirlere ve vatandaşın yaşam koşullarına nasıl yansıdığıyla ölçülür.
Faiz indirimi, öncelikle kredi maliyetlerinin zaman içinde düşmesine imkân sağlayabilir. İşletmelerin finansmana erişimini kolaylaştırabilir, yatırımları destekleyebilir ve ekonomik faaliyeti canlandırabilir. Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmez. Politika faizindeki düşüş, banka kredilerine aynı ölçüde ve aynı hızda yansımayabilir. Üstelik enflasyon yeniden hızlanırsa bugünkü indirimlerin ekonomik bedeli daha sonra ortaya çıkabilir.
Faizlerin düşmesi, kredi kullanan işletmeler ve borçlular açısından bir rahatlama sağlayabilir. Buna karşılık mevduat faizlerinin de gerilemesi, birikimlerini faiz geliriyle değerlendirenlerin kazançlarını azaltabilir. Enflasyonun yeniden yükselmesi ise sabit gelirli vatandaşların alım gücünü daha da aşındırabilir.
Üstelik toplumun önemli bir kesimi açısından sorun, faizlerin yüksek veya düşük olmasından ibaret değil. Asıl sorun, elde edilen gelirin temel ihtiyaçları karşılamaya yetip yetmemesidir.
Ücretli çalışanlar, emekliler ve küçük işletmeler için ekonomik rahatlama, açıklanan oranlardan önce pazarda, markette, faturada ve kira ödemesinde hissedilmelidir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntı var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi demek değildir. Fiyatlar daha yavaş artarken bile vatandaşın alım gücü yetersiz kalabilir. Geçmiş yıllarda yaşanan yüksek enflasyonun gelirlerde yarattığı kayıplar da yalnızca enflasyonun gerilemesiyle kendiliğinden telafi edilmez.
Bu nedenle faiz indiriminin başarısını yalnızca bankaların kredi hacmiyle, borsadaki hareketlerle veya finans piyasalarının tepkisiyle değerlendirmek eksik kalır. Üretim artıyor mu? Yeni yatırımlar yapılıyor mu? İstihdam korunuyor mu? Ücretler ve emekli aylıkları karşısında temel tüketim giderleri nasıl değişiyor? Daha önemlisi, büyümeden elde edilen kazanç toplumun hangi kesimlerine ulaşıyor?
Ekonomik politikanın toplumsal niteliği tam da burada ortaya çıkar. Faiz politikası önemlidir ama tek başına ekonomiyi düzeltmeye yetmez. Kamu harcamalarının niteliği, vergi yükünün kimlerin üzerinde toplandığı, rekabet koşulları, üretken yatırımlar, verimlilik ve hukuki öngörülebilirlik de enflasyonla mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır.
Ekonomide kalıcı bir iyileşme için yalnızca talebi baskılamak değil, üretim kapasitesini artırmak ve kaynakların verimli kullanılmasını sağlamak gerekir. Aynı zamanda ekonomik yükün toplum kesimleri arasında nasıl paylaşıldığı da sorgulanmalıdır. Çünkü enflasyonla mücadele başarılı görünürken dar ve sabit gelirli kesimlerin yaşam koşulları ağırlaşmaya devam ediyorsa, ortaya çıkan sonucun toplumsal karşılığı tartışmalı kalır.
Merkez Bankası’nın faiz indirimini sürdürebilmesi için enflasyondaki düşüşün kalıcı olması, Türk lirasına güvenin korunması ve beklentilerin iyileşmesi gerekir. Aksi durumda faiz indirimi ekonomik canlanma sağlamaktan çok yeni fiyat baskılarına yol açabilir.
Sonuçta mesele, faizin yüzde 37 mi, yüzde 36 mı olacağından daha çok Türkiye ekonomisinin daha düşük enflasyonla birlikte üretimi, istihdamı ve toplumsal refahı artırıp artıramayacağıdır.