Krizden Çıkmak Yetmez, Kriz Üreten Sistem Düzeltilmelidir

Battal Özkapıcı

Aslında Türkiye krizlerden çıkmayı biliyor. Faiz artırıyor, kuru dengeliyor, bütçeyi sıkıyor, dış kaynak buluyor ve yeniden büyüyor.

Ancak bir süre sonra aynı sorunlar yeniden karşımıza çıkıyor. Peki, neden krizler bir türlü kalıcı olarak sona ermiyor?

Çünkü Türkiye’nin temel problemi krizleri atlatamamak değil; krizleri üreten yapıyı değiştirememek. Uzun yıllardır ekonominin temel döngüsü büyük ölçüde değişmedi:

Büyüme → ithalat → döviz ihtiyacı → kur baskısı → enflasyon → kriz.

Üretimimiz büyümek için enerjiye, makineye, teknolojiye ve ara mallara ihtiyaç duyuyor. Bunların önemli bir bölümünü ithal ettiğimiz için ekonomi büyüdükçe döviz ihtiyacımız da artıyor.

Tasarruflarımız yetersiz olduğu için dış kaynağa ihtiyaç duyuyoruz. Dış kaynak bol ve ucuzken bu yapı fazla sorun yaratmamakla birlikte; küresel faizler yükseldiğinde ya da ekonomiye yönelik güven azaldığında, yıllardır biriken kırılganlıklar yeniden ortaya çıkıyor.

Burada dış şokların rolünü de doğru değerlendirmek gerekiyor. Dış şoklar kırılganlığı artırabilir; ancak çoğu zaman krizin asıl nedeni değildir. Daha çok, içerideki yapısal sorunları görünür hale getiren tetikleyiciler olarak karşımıza çıkarlar. Güçlü ekonomiler dış şokları absorbe edebilirken, kırılgan ekonomiler aynı şoku daha kolay bir ekonomik krize dönüştürebilir.

Ancak ekonomik krizin yalnızca büyüme, kur, faiz veya enflasyon göstergeleri üzerinden değerlendirilmesi de eksik kalır. Çünkü krizin faturası toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmaz.

Maaşlı çalışan gelirini enflasyon kadar hızlı artıramamakta; emekli aldığı aylığı istediği zaman değiştirememekte; çiftçi artan girdi maliyetleriyle mücadele etmekte; küçük esnaf ise yükselen kira, enerji ve finansman maliyetlerini her zaman müşterisine yansıtmakta zorlanmaktadır.

Buna karşılık gayrimenkul, döviz veya finansal varlık sahibi olanların kendilerini ekonomik dalgalanmalara karşı koruma imkânı daha yüksek olmaktadır.

Dolayısıyla kriz yalnızca ekonomik bir daralma değildir; aynı zamanda gelir ve servetin yeniden dağıldığı bir süreçtir.

Bir kesim için yoksullaşma ve servet kaybı anlamına gelen kriz, bazıları için ise yeni fırsatlar ortaya çıkarabilir. Ancak ağır bedeli çoğu zaman emeğiyle yaşayanlar öder.

Bu nedenle ekonomik göstergelerin düzelmesi, tek başına toplumun refaha kavuştuğu anlamına gelmez. Enflasyon düşebilir, kur istikrar kazanabilir, ekonomi yeniden büyüyebilir.

Ama insanlar hâlâ geçinemiyor, yoksulluk artıyor ve orta sınıf küçülüyorsa gerçekten krizden çıkmış sayılabilir miyiz? İşte burada ekonomik toparlanma ile toplumsal toparlanma arasındaki fark ortaya çıkıyor.

Türkiye krizlerden çıkmayı defalarca başardı. Fakat çoğu zaman krizden çıktıktan sonra, aynı kırılganlıkların üzerine yeni bir büyüme dönemi inşa edildi. Yani sorun tam olarak çözülmedi; bir sonraki krize kadar ertelendi.

Bu nedenle bugün sormamız gereken sorular yalnızca büyümenin ne kadar olduğu veya enflasyonun ne kadar düştüğüyle sınırlı olmamalı:

Daha fazla tasarruf edebiliyor muyuz?

Yüksek katma değerli ürünler ve ileri teknoloji üretebiliyor muyuz?

Dış finansmana olan bağımlılığımızı azaltabiliyor muyuz?

Ve belki de en önemlisi:

Krizden çıkarken toplumun hangi kesimini geride bırakıyoruz?

Ekonominin toparlanması ile toplumun toparlanması aynı şey değildir. Çünkü ekonomik istikrar, ancak toplumsal refahla birlikte anlamlıdır. Gerçek başarı da, yalnızca bir sonraki krize kadar nefes almak değil; aynı krizin yeniden yaşanmasına neden olan yapısal sorunları çözmek ve ekonomik büyümenin yarattığı refahı toplumun daha geniş kesimlerine ulaştırabilmektir.