Yüksek Faizle Satın Alınan Zaman

Battal Özkapıcı

Ekonomide bazen en tehlikeli dönemler, her şeyin yolunda gidiyormuş gibi göründüğü anlardır. Çünkü ekonomik göstergeler her zaman gerçeğin tamamını anlatmaz; bazen sadece vitrini gösterir.
 

Bugün Türkiye ekonomisine baktığımızda da buna benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.

Son dönemde yıllık enflasyon %30–40 bandına gerileme eğiliminde. Dolar kuru uzun süredir görece sakin. Merkez Bankası rezervleri 150 milyar doları aşarken, milli gelir de 1,1 trilyon doların üzerine çıkmış durumda.

Dışarıdan bakan biri, "Ekonomi yeniden rayına oturuyor." diyebilir. Peki bu olumlu görünümün arkasındaki temel dinamik gerçekten üretim ve yatırım mı? İşte asıl sorgulanması gereken nokta burası.

Mesele Paranın Miktarı Değil, Niteliği

Bugün ekonomide çarkların dönmesini sağlayan temel unsur; yeni fabrikalar, güçlü üretim artışı veya rekor ihracat değil, yüksek faiz nedeniyle Türkiye'ye yönelen kısa vadeli sermaye girişleri.

Oysa önemli olan ülkeye ne kadar para geldiği değil, hangi amaçla geldiğidir. Fabrika kuran, teknoloji getiren ve istihdam oluşturan doğrudan yatırımlar kalıcı değer üretir. Nitekim 2000'li yılların ortasında milli gelirin %3–4'üne ulaşan doğrudan yabancı yatırımların payı bugün %1'in altına gerilemiş durumda.

Buna karşılık son dönemde gelen 20–25 milyar doları aşan fonların önemli bölümü, yüksek faiz getirisi hedefleyen portföy yatırımlarından oluşuyor. Bu fonlar, küresel koşullar değiştiğinde tek tuşla ülkeyi terk edebilir. Sıcak parayla büyümek, fırtınalı denizde kiralık sandalla açılmaya benzer.

Değerli TL'nin Görünmeyen Bedeli

Bu sermaye girişlerinin en önemli sonuçlarından biri de döviz kurunun baskılanması ve Türk lirasının reel olarak değer kazanmasıdır. Haziran 2026 itibarıyla

TÜFE bazlı Reel Efektif Döviz Kuru

Endeksi'nin 104,90 seviyesinde olması da TL'nin ticaret ortağı ülkelerin para birimlerine karşı reel olarak değerli kaldığını gösteriyor.

İlk bakışta güçlü bir para olumlu görünebilir. Ancak üretim yapan kesim açısından bunun önemli bir maliyeti vardır. Değerli TL, ithalatı ucuzlatarak dışarıdan mal getirmeyi cazip hale getirirken, maliyetleri sürekli artan ihracatçının rekabet gücünü zayıflatır.

Nitekim Türkiye'nin toplam ihracatı içinde yüksek teknolojili ürünlerin payı hâla yaklaşık %3 seviyesinde. Katma değerli üretim yeterince artmadığı sürece, ekonominin dış finansmana bağımlılığı da devam ediyor.

Asıl Risk: "Ani Durma"

Ancak sorun yalnızca ihracatçının rekabet gücünü kaybetmesi değildir. Asıl kırılganlık, bu finansman modelinin sürekliliğine bağlı olmasıdır.Türkiye'nin önümüzdeki bir yıl içinde çevirmesi gereken 230 milyar doları aşan kısa vadeli dış borcu bulunuyor. Küresel piyasalarda risk iştahının azalması veya Türkiye'nin sunduğu faiz avantajının zayıflaması halinde bu kısa vadeli fonlar hızla çıkış yapabilir.

İktisatçıların "ani durma" olarak tanımladığı bu senaryoda dövize talep artar, kur hızla yükselir, şirket bilançoları bozulur ve bunun bedelini yine vatandaş yüksek enflasyon ve alım gücü kaybıyla öder.

Sonuç: Satın Alınan Zaman Nasıl Değerlendirilecek?

İşte bu nedenle bugün yüksek faiz ödeyerek aslında ekonomiye biraz zaman satın alıyoruz. Ancak bu zaman tek başına bir çözüm değildir; yalnızca kalıcı reformları hayata geçirmek için elde edilmiş geçici bir fırsattır.

Bu fırsat;

• hukuk güvenini ve yatırım ortamını güçlendiren reformlarla,

• sanayide teknoloji odaklı dönüşümle,

• yerli üretimi ve yüksek katma değerli ihracatı destekleyen politikalarla değerlendirilirse, geçici sermaye girişlerine bağımlılık zamanla azalabilir.

Aksi halde yalnızca günü kurtarmaya odaklanan bir yaklaşım, bugünün sorunlarını sadece ertelemiş olur. Çünkü ekonomiler, ülkeye giren sıcak paranın büyüklüğüyle değil; kendi ürettikleri katma değerle kalıcı olarak güçlenir.