Türkiye'de ceza adaletine ilişkin hemen her yeni paket aynı cümleyle başlıyor: “Bu bir af değildir.” Ardından koşullu salıverme oranları değişiyor, denetimli serbestlik süreleri uzuyor, belirli bir tarihten önce suç işleyenler için cezaevinde geçirilmesi gereken süre kısalıyor; kimi hükümlüler ise cezaevine hiç girmeden cezalarını dışarıda tamamlıyor. Adı af değil, fakat ortaya çıkan sonuç çoğu zaman affın sonucuna fazlasıyla benziyor.
Tam da bu noktada hukuk, kanunun başlığına değil, doğurduğu sonuca bakmamızı gerektiriyor. Çünkü yasama organı bir düzenlemeye “infaz reformu” adını verdi diye o düzenlemenin hukuki niteliği kendiliğinden değişmez. Eğer çıkarılan kanun, belli bir tarihe kadar işlenen suçlar bakımından kesinleşmiş hapis cezalarının cezaevinde çektirilmesini tamamen ya da kısmen ortadan kaldırıyorsa, tartışılması gereken asıl mesele bunun bir infaz tekniği mi, yoksa özel af mı olduğudur.
Prof. Dr. Mahmut Koca'nın Anayasa Yargısı dergisinde yayımlanan kapsamlı çalışması, bu tartışmayı 7242 sayılı Kanun üzerinden son derece açık biçimde ortaya koyuyor. Koca'nın temel tespiti şu: İnfaz Kanunu'nun 105/A maddesi ve geçici maddeler, yıllar içinde yalnızca hükümlünün topluma yeniden kazandırılmasını sağlayan olağan bir infaz aracı olarak kullanılmadı; belli tarihlerden önce işlenen suçlara toplu sonuç bağlayan düzenlemeler için de bir güzergâha dönüştü.
Anayasa'nın 87. maddesi son derece açık. Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel veya özel af ilan edebilmesi için üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu gerekir. Bu, sıradan bir usul ayrıntısı değildir. Anayasa koyucu, cezaları topluca ortadan kaldıran veya hafifleten kararların günlük siyasi çoğunlukla değil, daha geniş bir toplumsal ve siyasal mutabakatla alınmasını istemiştir. Çünkü af, yalnızca hükümlüyü değil; mağduru, kamu düzenini, yargıya güveni ve toplumun adalet duygusunu da doğrudan etkiler.
Özel af ile olağan infaz rejimi arasındaki fark da burada belirginleşir. Koşullu salıverme ve denetimli serbestlik, esasen cezanın bireyselleştirilmesine dayanır. Hükümlünün cezaevinde belirli bir süre geçirmesi, iyi hâlli olması ve yeniden topluma uyum göstereceğine ilişkin bir değerlendirmenin bulunması beklenir. Oysa yalnızca suç tarihini esas alan, geçici ve geriye yürüyen bir düzenleme; kişinin ıslah sürecinden çok, hangi takvim gününden önce suç işlediğine bakıyorsa artık olağan infaz mantığından uzaklaşmaktadır.
7242 sayılı Kanun'la getirilen sistem de bu nedenle ciddi bir anayasal tartışma doğurdu. 30 Mart 2020 tarihine kadar işlenen bazı suçlar bakımından denetimli serbestlik süresi genişletildi; düzenlemenin kapsamına giren kimi hükümlüler açısından altı, bazı hâllerde sekiz yıla kadar hapis cezalarının cezaevine hiç girilmeden infaz edilmiş sayılabilmesinin yolu açıldı. Böyle bir tabloda “iyi hâl” değerlendirmesinin fiilen yapılması mümkün değildir; çünkü kişi cezaevine hiç girmemektedir. Hapis cezası, sonucu itibarıyla çok daha hafif bir infaz biçimine dönüşmektedir.
Anayasa Mahkemesi, 17 Temmuz 2020 tarihli kararında bu düzenlemeyi özel af olarak görmedi ve iptal istemini reddetti. Ancak kararın karşı oyları ile Prof. Dr. Koca'nın değerlendirmesi, önemli bir hukuki çelişkiye işaret ediyor. Anayasa Mahkemesi geçmişte benzer biçimde şartla salıverme görüntüsü altında cezalardan toplu indirim yapan kimi düzenlemeleri özel af olarak nitelendirmişti. Aynı sonuca yol açan düzenlemelerin bir dönem “özel af”, başka bir dönem yalnızca “infaz usulü” sayılması, anayasal denetimin tutarlılığı bakımından haklı soru işaretleri yaratıyor.
Mesele elbette cezaevlerinin kapısını sonsuza kadar kapalı tutmak değildir. Aşırı doluluk, hasta ve yaşlı hükümlülerin durumu, çocuklu kadınlar, kısa süreli hapis cezalarının toplumsal maliyeti ve yeniden topluma kazandırma politikaları mutlaka tartışılmalıdır. Çağdaş bir hukuk devleti, cezayı yalnızca intikam aracı olarak göremez. İnfaz sistemi insan onurunu korumalı, ölçülü olmalı ve hükümlünün topluma dönüşünü hedeflemelidir.
Fakat insancıl infaz politikası ile anayasal usulü dolanmak aynı şey değildir. Eğer gerçekten bir af ihtiyacı bulunduğu düşünülüyorsa bunun adı açıkça konulmalı; kapsamı, gerekçesi ve toplumsal sonuçları Mecliste şeffaf biçimde tartışılmalıdır. Anayasa'nın aradığı beşte üç çoğunluk sağlanmalı, hangi suçların neden kapsama alındığı ya da dışında bırakıldığı kamuoyuna anlatılmalıdır. “Af değil” denilerek fiilen af sonucu doğuran düzenlemeler yapmak, sorumluluğu üstlenmeden siyasi sonuç elde etme yöntemine dönüşmemelidir.
Bu tür geçici düzenlemelerin bir başka sakıncası da eşitlik duygusunu zedelemesidir. Aynı suçu işleyen iki kişiden biri yalnızca suç tarihi birkaç gün önce olduğu için cezaevine hiç girmezken diğeri yıllarca cezaevinde kalabiliyorsa, toplum doğal olarak “Bu farkın adaletle ilgisi nedir?” diye sorar. Takvim yaprakları, ceza siyasetinin temel ölçüsü hâline geldiğinde hukuk öngörülebilirliğini kaybeder. Her yeni paket beklenti yaratır; cezaların caydırıcılığı ve kesinliği aşınır.
Daha da önemlisi, cezaevlerindeki doluluğu azaltmak için sürekli geçici maddelere başvurmak sorunu çözmez; yalnızca erteler. Cezaevleri kısa süreliğine boşalır, fakat tutuklama politikası, uzun yargılama süreleri, kısa süreli hapis cezalarına aşırı başvuru ve sağlıklı bir denetimli serbestlik altyapısının eksikliği devam ederse birkaç yıl sonra aynı noktaya dönülür. Hukuk devleti, kapasite sorununu anayasal kavramların içini boşaltarak değil, kalıcı ceza ve infaz politikaları geliştirerek aşar.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı, adı her defasında değişen geçici tahliye düzenlemeleri değil; bütüncül, öngörülebilir ve insan haklarına dayalı bir infaz reformudur. Böyle bir reformda suçun niteliği, mağdurun korunması, hükümlünün bireysel durumu, iyi hâl ölçütleri ve topluma dönüş programları açık biçimde belirlenmelidir. Meclis de af yetkisini kullanacaksa bunu Anayasa'nın emrettiği çoğunlukla ve siyasi sorumluluğunu üstlenerek yapmalıdır.
Bu Çerçevede ; hukukta isimler değil, sonuçlar belirleyicidir. Bir düzenleme cezayı topluca ortadan kaldırıyor, kısaltıyor veya hapis cezasını fiilen başka bir yaptırıma dönüştürüyorsa, ona yalnızca “infaz düzenlemesi” demek tartışmayı bitirmez. Tam tersine asıl soru o zaman başlar: Anayasa'nın özel af için koyduğu nitelikli çoğunluk şartı neden vardır ve bu şart geçici maddelerle etkisizleştirilebiliyorsa Anayasa'nın 87. maddesi ne işe yarayacaktır?
Adalet, kelime oyunlarıyla değil; açık kurallarla, tutarlı içtihatla ve siyasi sorumlulukla ayakta kalır. Af yapılacaksa adı af olmalı; infaz reformu yapılacaksa kişiye ve ıslaha dayanan kalıcı bir sistem kurulmalıdır. İkisinin arasındaki çizgiyi belirsizleştirmek, yalnızca hukuku değil, toplumun adalete olan inancını da aşındırır.
Kaynak notu: Prof. Dr. Mahmut Koca, “Özel Af ile İnfaz Rejimine İlişkin Düzenlemelerin Özellikleri”, Anayasa Yargısı, Cilt 38, Sayı 1, 2021, s. 1-41.