KKTC’yi Konuşurken Asıl Meseleyi Kaçırmayalım

Muratcan Işıldak

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yeniden gündemde.

Kimileri uluslararası tanınmayı tartışıyor, kimileri Avrupa Birliği’nin tutumunu, kimileri ise son dönemde Türk Devletleri Teşkilatı üyelerinin attığı diplomatik adımları…

Oysa bütün bu gelişmelerin ötesinde daha büyük bir gerçek var: Kıbrıs meselesi artık yalnızca bir ada sorunu değildir. Bu mesele, Türkiye’nin güvenliği, Doğu Akdeniz’deki varlığı, enerji politikaları ve yeni küresel güç dengelerinin tam merkezinde yer almaktadır.

Dünya değişiyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki krizler, Çin ile ABD arasındaki rekabet ve Avrupa’nın enerji arayışı, Doğu Akdeniz’i küresel siyasetin en kritik bölgelerinden biri hâline getirdi. Böyle bir dönemde Kıbrıs’ın stratejik önemini yalnızca geçmişte yaşanan acılar üzerinden okumak eksik kalacaktır.

Bugün Kıbrıs; doğal gaz rezervlerinin, deniz yetki alanlarının, enerji koridorlarının, askeri üslerin ve uluslararası ticaret yollarının kesiştiği noktadır.

Dolayısıyla KKTC meselesi yalnızca Lefkoşa’nın değil; Ankara’nın, Brüksel’in, Washington’un, Londra’nın ve Moskova’nın da hesap yaptığı bir jeopolitik denklem hâline gelmiştir.

Ancak Türkiye’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri, dış politikada zaman zaman yaşanan yalnızlaşmadır. Diplomasi yalnızca haklı olmakla değil, haklılığınızı uluslararası alanda kabul ettirebilmekle de ilgilidir.

Kıbrıs konusunda da aynı gerçek geçerlidir.

KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artırmak, yalnızca “tanıyın” çağrılarıyla mümkün değildir. Bunun yolu güçlü diplomasi, güçlü ekonomi, etkin kamu diplomasisi ve uluslararası hukuk alanında daha yoğun çalışmaktan geçmektedir.

Bugün dünyada hiçbir ülke yalnızca tarihî veya kültürel bağlar nedeniyle dış politika üretmiyor. Devletler çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Türk Devletleri Teşkilatı içinde yer alan ülkelerin Avrupa Birliği ile geliştirdikleri ekonomik ilişkiler, zaman zaman Kıbrıs konusunda Türkiye’nin beklentileriyle örtüşmeyebiliyor.

Bu durum duygusal kırgınlıklarla değil, soğukkanlı bir devlet aklıyla analiz edilmelidir.

Türkiye’nin yapması gereken, dost ülkeleri suçlamak değil; onların çıkar hesaplarında Türkiye ile birlikte hareket etmelerini sağlayacak yeni ekonomik, siyasi ve stratejik ortaklıklar geliştirmektir.

Öte yandan Kıbrıs meselesinin yalnızca dış politika boyutu da yok.

KKTC’nin ekonomik sürdürülebilirliği, yükseköğretim sistemi, turizm politikaları, teknoloji yatırımları, kurumsal yapısı ve genç nüfusunun geleceği de en az diplomatik tanınma kadar önemlidir. Güçlü kurumlara sahip, üreten, yatırım çeken ve uluslararası standartları yükselten bir KKTC, diplomatik alanda da çok daha güçlü bir konuma ulaşacaktır.

Türkiye açısından ise Kıbrıs, yalnızca garantörlük haklarının korunacağı bir dosya değildir. Aynı zamanda Mavi Vatan stratejisinin önemli bir ayağıdır. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji güvenliği ve bölgesel caydırıcılık, KKTC ile kurulacak güçlü iş birliği olmadan düşünülemez.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin Kıbrıs politikası da ikinci yüzyılın gerçeklerine göre şekillenmelidir.

Daha fazla diplomasi…

Daha fazla uluslararası hukuk çalışması…

Daha fazla ekonomik entegrasyon…

Daha fazla bilimsel iş birliği…

Ve en önemlisi, günü kurtaran söylemler yerine uzun vadeli devlet politikaları…

Çünkü Kıbrıs, yalnızca dünün değil, yarının da meselesidir.

KKTC’yi savunmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; Doğu Akdeniz’in geleceğini doğru okuyabilmektir. Türkiye, bu coğrafyada güçlü olmak istiyorsa bunu yalnızca askeri caydırıcılığıyla değil, diplomatik etkinliği, ekonomik kapasitesi ve uluslararası meşruiyetini güçlendiren politikalarıyla da desteklemek zorundadır.

Kıbrıs’ta kalıcı çözümün anahtarı hamasi söylemler değil; gerçekçi strateji, güçlü diplomasi ve sürdürülebilir devlet aklıdır.