TÜRKİYE Cumhuriyet kurulduktan bugüne, her
defasında Ortadoğu bataklığına çekilmeye çalışılmıştır.
Bu coğrafyanın ülkemiz açısından büyük riskler
taşıdığını gören Atatürk, dış politika rotasını çizerken,
Ortadoğu’ya bulaşılmaması gerektiğini özellikle
vurgulamıştır.
Büyük bir öngörü ve analiz gerektiren bu stratejiyi
uygulayan Türkiye yakın tarihimize kadar, bu
bölgede fiili olarak var olmaktan özellikle kaçınmıştır.
Kurtuluş savaşı sırasında, savaş meydanlarında
yerle bir edilen emperyal emellerini çeşitli oyunlarla
elde etme kurnazlığıyla hareket edenleri, Cumhuriyet
Hükümetleri ellerinin tersiyle geri çevirmişlerdir.
Örneğin; 1 Mart tezkeresi bunlardan biridir.
1 Mart; TBMM’nin geleneksel dış politika anlayışıyla
hareket ederek, Türkiye’yi bataklığa sürükleme
tehlikesini, mutlak bir iradeyle, bertaraf
edildiği tarihin adıdır.
(Bu arada; O günkü parlamentoyu oluşturan
milletvekillerinin, tezkereye karşı verdikleri mücadeleyi
de unutmamak gerekir.)
Aslında baktığımızda, O parlamentoyu oluşturan
milletvekilleri; Türkiye’nin geleneksel dış politikasının,
kodlarını oluşturan “Yurtta barış, dünyada
barış” yörüngesinde hareket etmekten başka bir
şey yapmamışlardır.
Peki, sonra nemi oldu?
Çok basit; dış politikamızda eksen değişti.
Hatta bugün İktidara yakın birçok kişinin bile
eleştirdiği bir “stratejik çukur”un içine düştük.
Tarihimize ait kahramanlık hikâyelerinin peş
peşe sıralandığı ve siyasi nutukların şekillendirdiği
bir dış politikayı benimser olduk.
(Hatırlayın, Stratejik Derinliğin mimarı Ahmet
Davutoğlu’nun konuşmalarını)
Suriye krizi başladıktan sonra “Çok kısa süre
içinde Emevi Camii’nde namaz kılacağız” açıklamalarına
kadar işin içine girdiğimiz bir süreç yaşamaya
başladık.
Ama daha biz; Cuma namazını kılmak için,
Emevi Camii’nin kapısını ararken, 4 milyon Suriyeli
elini kolunu sallayarak bizim kapıdan içeri girdi.
Rus uçağının düşürülmesinden sonra, Putin’in
ülkemize uyguladığı sert ambargo çok ciddi ekonomik
zararlara uğramamıza sebep oldu.
(Neyse ki sonradan aklı-selim galip geldi ve ilişkiler
önemli ölçüde onarıldı)
Yanlış hamleler sonucu içine düştüğümüz cadı
kazanı fokurdamaya başladı.
Suriye politikası bir virüs gibi yayılmaya başladı,
önce kendimize sonrada nerdeyse bütün komşularımıza
bulaştırdık.
Popülist ve hamaset söylemleri etrafında şekillenen
dış politikanın etkilerini her alanda hissetmeye
başladık.
Ekonomiye bulaştırdık, hukuka bulaştırdık, eğitime
bulaştırdık...
Şimdi daha kötü bir sürecin içine girmek üzereyiz.

Rusya’nın İdlib müdahalesi, yeni bir göç dalgasının
ülkemize yönelmesi açısından çok önemli.
Zaten bir ekonomik krizle karşı karşıyayken,
üstüne bir de yüzbinlerin ülkemize akın etmesi tam
bir felaket olur.
Dört milyon Suriyeli’nin ekonomik yükü sırtımızdayken,
yeni bir ekonomik yükü nasıl kaldırabiliriz?
Kaldı ki olayın sosyal boyutu daha kötü bir
noktaya gidiyor.
Birçok yerde çıkan çeşitli kavgalara şahit oluyoruz.
Hem de öyle böyle kavga değil.
Öngörülü ve vizyonu yüksek bir dış politika anlayışı,
bu durumun sürdürülebilir olmadığını ve gelecekte
büyük bir potansiyel tehlike olduğunu
görür, görmelidir.
Türkiye yeniden geleneksel kodlarına dönmelidir!
Çok pahalıya mal olan bu dış politikayı; önce
karantinaya alıp, sonra bir kireç kuyusuna gömdükten
sonra,
Ülkeye, yeniden bir “Yurtta sulh, cihanda sulh”
aşısı yapmanın zamanı gelmiştir artık.
Eğer böyle yapmayıp mevcut anlayışla devam
edersek, hem içerde hem dışarda çözümü imkânsız
sorunlarla baş başa kalabiliriz.

İş Bankası ve Katar uçağı

Ortadoğu’da neler oluyor İdlib müdahalesi
hangi tehlikeleri getirecek derken, Katar’dan alınan
 VIP Jumbo Jet uçağı gündeme düştü. Tartışmalar
ve yorumlar da beraberinde geldi. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Katar bu uçağı satıyordu,
hatta rakam 500 civarındaydı. O esnada
biz de ilgilendik. Katar Emiri, bundan haberdar
olunca uçağı Türkiye’ye hibe etti. Uçak benim şahsımın
değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletinindir.”
Yani Katar zaten satıyormuş, biz ilgilenince
hibe etmişler!
Hemen ardından “500 milyon dolarlık hediye
karşılıksız olmaz!” yorumları yapıldı.
500 milyon dolarlık uçak ne karşılığı verildi? 
Bu sorunun cevabı aranırken birden bire İş
Bankası tartışması başladı.
Erdoğan “Siyasi partiler banka kuramaz” dedi
ve CHP’nin İş Bankası’ndaki hissesinin Hazine’ye
geçirilmesi gerektiğini söyledi. 
Akıllara takılan soru:
İş Bankası tartışması, hediye edilen Katar uçağı
ile ilgili kafalardaki soru işaretlerini gündemden düşürme
telaşı olabilir mi? Yani bir algı operasyonu
olabilir mi?

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
kazim 2018-09-18 00:57:54

isbankasi olayini benimde kafam almiyor gecenlerde Ismet bey bir yazi yazmisti isbankasini kuranlarin bas mimari atanin bacanagi imis Adam bütün parasini bu bankaya vermis karsiligindada hic bir hisse almamis Adam gerci istemis ama Atatürk engellemis artik halkin mali demis iyi güzelde suan bakiyoruz atatürkün isbankasinda nasil oluyorda yüzde 30 a yakin hissesi oluyor bacanaginin parasi nerde Adam havasini almis yani bu haksizlik degilmi hem ülke parasiz halde iken Atatürk isbankasini kuracak parayi nerden bulmus düsündürücü bence bankaya kim para Verdi ise b anka onundur sonucta oparayi veren kiside bu ülkenin evladi degilmi aklim almiyor bi türlü

Avatar
kazim 2018-09-18 01:08:38

isbankasinin yüzde 30 geliri devletindir zaten bu paralar devletin kurumlari olan dil ve tarih kurumuna gidiyor gitmesinden tam emin olmak icin bu hisse derhal hazineye teslim edilmelidir geri kalan hisselerde halkin hissesi orada bi sorun yoktur bu is fazla abartilmasin suriye meselesini herkes biliyor Ucak olayida hibe ise hibedir nevar yani adamin icinden gelmis hibe etmis bravo katara iste size dost bi ülke