Muratcan Işıldak
AB’nin Genişleme İkilemi: 2030 Bir Vaat Değil, Siyasi Oyalama mı? Türkiye ve Balkanlar Nereye?
Avrupa Birliği (AB), uzun yıllar boyunca genişleme politikasını bir “değerler ihracı” aracı olarak pazarladı. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve piyasa ekonomisi… Bu kavramlar, üyelik sürecinin hem meşruiyetini hem de cazibesini oluşturdu. Ancak bugün gelinen noktada, bu söylemin ciddi bir aşınmaya uğradığı ve yerini açık bir siyasi ikiyüzlülüğe bıraktığı görülüyor.
2030 yılı için dillendirilen genişleme hedefi, artık bir stratejik vizyon olmaktan çok uzak; aksine, Batı Balkanlar’ı oyalamak için kullanılan diplomatik bir araç haline gelmiş durumda. Bu durumun en somut örneklerinden biri North Macedonia’dır. Avrupa Birliği’nin talepleri doğrultusunda anayasal ismini değiştiren, iç siyasi krizleri göze alan ve reform sürecinde ciddi adımlar atan bir ülkenin hâlâ üyelik kapısında bekletilmesi, artık teknik değil açıkça siyasi bir tercihtir.
Bu noktada sormak gerekiyor: Eğer bir ülke AB’nin istediği en radikal adımları atmasına rağmen ilerleyemiyorsa, sorun gerçekten o ülkede mi, yoksa AB’nin kendisinde mi?
Gerçek şu ki Avrupa Birliği bugün genişlemek istemiyor. Daha açık bir ifadeyle: Genişleme, AB için bir stratejik öncelik olmaktan çıkmış, kriz zamanlarında hatırlanan bir retorik başlığa dönüşmüştür. Brexit sonrası içe kapanan, pandemiyle ekonomik olarak sarsılan, enerji kriziyle kırılganlaşan ve Rusya-Ukrayna savaşıyla güvenlik kaygılarına gömülen bir Avrupa, artık risk almak istememektedir.
Ancak bu durum sadece bir “isteksizlik” meselesi değildir; aynı zamanda bir güven krizidir. Çünkü AB, aday ülkelere verdiği sözleri tutmamaktadır. Kurallar süreç içinde değişmekte, kriterler esnetilmekte ve siyasi vetolar teknik süreçlerin önüne geçmektedir. Bulgaristan’ın Kuzey Makedonya’yı tarih ve kimlik tartışmaları üzerinden bloke etmesi, bu sürecin ne kadar keyfi hale geldiğinin açık bir göstergesidir.
Daha da çarpıcı olan ise çifte standarttır. Ukrayna ve Moldova’nın savaş koşullarında hızla aday statüsü kazanması, Batı Balkan ülkelerinde ciddi bir adaletsizlik algısı yaratmıştır. Bu durum, AB’nin genişlemeyi değerler üzerinden değil, jeopolitik çıkarlar üzerinden şekillendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Türkiye–AB ilişkileri, genişleme sürecindeki en büyük kırılmalardan birini temsil etmektedir. Bir zamanlar “tam üyelik” perspektifiyle yürüyen müzakereler, bugün fiilen donmuş durumdadır. Türkiye, aday ülke statüsünü korumakla birlikte, AB tarafından stratejik olarak dışarıda tutulmaktadır. Bu durum ne açık bir kopuştur ne de gerçek bir ortaklık; daha çok belirsizlik üzerine kurulu, iki tarafın da açıkça ifade etmekten kaçındığı bir “askıda ilişki” halidir.
AB açısından Türkiye, tam üyelik perspektifinden çıkarılmış ancak tamamen vazgeçilemeyen bir aktör konumundadır. Göç yönetimi, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar gibi alanlarda Türkiye’ye ihtiyaç duyan AB, siyasi entegrasyon söz konusu olduğunda aynı iradeyi göstermemektedir. Bu durum, ilişkilerin stratejik değil, konjonktürel bir zeminde yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.
Türkiye açısından ise tablo daha nettir: AB artık bir “hedef” olmaktan çıkmış, yerini çok boyutlu bir dış politika anlayışına bırakmıştır. Ankara, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’da daha aktif bir rol üstlenirken, AB ile ilişkilerini daha pragmatik bir çerçevede sürdürmektedir. Ancak bu durum, Türkiye’nin Avrupa’dan tamamen koptuğu anlamına gelmemektedir. Aksine Türkiye, Avrupa’nın dışında bırakıldıkça, Avrupa’nın çevresinde daha etkili bir aktör haline gelmektedir.
Batı Balkanlar için ise durum daha da karmaşıktır. AB üyeliği, uzun yıllar boyunca bu ülkeler için bir “modernleşme projesi” olarak görülmüştür. Ancak bugün bu proje, giderek inandırıcılığını kaybetmektedir. Sürekli ertelenen tarihler, değişen kriterler ve siyasi blokajlar, bölge ülkelerinde ciddi bir hayal kırıklığı yaratmaktadır.
Bu boşluk ise hızla doldurulmaktadır. Çin’in altyapı yatırımları, Rusya’nın enerji politikaları ve Türkiye’nin tarihsel ve kültürel bağlara dayalı etkisi, AB’nin zayıflayan cazibesinin yerini almaya başlamıştır. Avrupa Birliği’nin gecikmesi, yalnızca zaman kaybı değil; aynı zamanda jeopolitik alan kaybıdır.
2030 hedefi bu bağlamda okunmalıdır. Bu tarih, bir genişleme takvimi değil; bir erteleme mekanizmasıdır. AB, genişlemeyi yönetmek yerine zamana yayarak etkisizleştirmektedir. Bu durum kısa vadede iç dengeleri koruyor gibi görünse de, uzun vadede AB’nin küresel etkisini ciddi şekilde zayıflatacaktır.
Sonuç olarak Avrupa Birliği kritik bir yol ayrımındadır. Ya genişlemeyi gerçekten stratejik bir öncelik haline getirerek somut adımlar atacaktır ya da bu süreci tamamen bir siyasi söylem olarak kullanmaya devam edecektir. İkinci seçenek tercih edilirse, kaybedilecek olan yalnızca Balkanlar değil; aynı zamanda Avrupa’nın kendi geleceğidir.
Ve belki de asıl soru şudur: Avrupa Birliği gerçekten büyümek mi istiyor, yoksa kontrollü bir şekilde küçülmeyi mi tercih ediyor?