banner87

Geçenlerde çok eski bir dostla konuşuyoruz. Pek çoğunuzun tanıyacağı bu eski dost 12 Mart döneminde hapis yatmış, işkence görmüş, gönlü hala sol harekette olan bir iş insanı. Suçu sadece Türkiye’nin özgür, demokratik, bağımsız bir ülke olması için mücadele etmekti. Çok iyi eğitimlidir. Robert Kolej Yüksek Okulu’nu ve Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi; Öğrenci Birliği başkanlığı yaptı.
Bu girizgâha niye mi gerek duydum? Solcu, sağcı, dinci diye damgalayıp, milleti kategorize ederek bölmeye çalışan zihniyetin gün gelip iflas bayrağını çekeceğini apaçık görmemden. Eski dostum anlatıyor: “16 Nisan 2017 Anayasa referandumu dönemiydi. Bizim eski arkadaşlardan birisi Fatih’te bir sandıkta gözlemci olarak görev yapıyordu. Referandum bittikten sonra onunla buluştuk. Bana anlattıkları: ‘Sandık başında beklerken sürekli çarşaflı, başı bağlı kadınlar, takkeli, cüppeli erkekler gelip oy kullanıyordu. Çok sıkıldım. Kendi kendime, yahu bu iş bitti, sandığın başında bekleyeceksin de ne olacak, dedim. Ama bir yandan da görev sorumluluğu var. Son ana kadar bekledim. Derken oylar sayıldı. Bir de ne göreyim? Benim banko evet çıkacağını sandığım sandıktan yüzde 70 hayır oyu çıktı.’”
Bizler kılık kıyafete bakıp kişinin siyasi eğilimine ön yargıyla karar vermeye alışmışız. Örneğin, hacca gidip hacı olan pek çok insanın CHP gibi bir partiye oy verdiğini hiç duydunuz mu? Yakın çevremde ben çok duydum. Ya da bütün Kürt vatandaşlarımızın PKK destekçisi olduğu gibi ham bir inanışa tanık oldum.
Demem o ki, sakın dış görünüşe ya da kimilerinin kimilerini kategorize etmesine bakmayın. Esası görmeye çalışın. Nasıl ki bir takım eski solcuların hala kendilerini solcu olarak pazarladıkları ama gerçektnasıl da neo-liberal görüşleri içselleştirdikleri gibi.
İnsanlar vardır dış görünüşte babacan, tonton, geçmiş yaşına rağmen bir hayli hareketli, neşeli, sevimli, söylemde duygulu, dibine kadar demokrat, insancıl, özverili... Hele de sol kültüre takılmışsa başının çevresinde aziz halesi var sanırsınız.
‘Yetmez ama evet’çilerin maskesiz, gerçek yüzlerini göstermek bakımından yararlı olabileceğini düşündüğüm bir anekdot. Yakınlarda düzenlenen bir toplantıda olayın öznesi, değerli dostum gazeteci Osman Saffet Arolat, yüzünde her zamanki gülümsemesiyle anlatıyor:
“1960’lı yılların sonlarına doğru bir basın ajansı kurma fikrimi hayata geçiriyordum. Ortağa ihtiyacım vardı. Düşündüm; bizim tiyatrocu arkadaş Aydın Engin (şimdi Cumhuriyet gazetesinin tepe isimlerinden) güvenilir bir dosttu. Böylece yola çıktık ve İSTA Ajans’ı kurduk.
“Ancak bir süre sonra beni askere çağırdılar. Aydın’a ‘Burası sana emanet’ diyerek askere gittim. Uzun bir vatani hizmet döneminden İstanbul’a döner dönmez İSTA Ajans’a gittim. Odama girdim. O da ne? Koltuğumda Aydın Engin oturuyor. ‘Aydın, askerden döndüm artık’ dedim. Bana şöyle bir baktı: ‘Hoş geldin ama artık burada işin yok. Biz Oya’yla (karısı Oya Baydar) seni işten çıkarmaya karar verdik.’ Yani askerden döner dönmez işimin bittiği bana tebliğ edilmiş oldu.”
Bu yazıyı yazarken hem hiç bir şeyin ve kimsenin göründüğü gibi olmadığını anlatmak hem de geçmişe doğru bir yolculuk yapmak istedim.

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
CENGİZ AKINCI 2018-05-09 10:28:42

Hiç şaşırmadım. Bu karı kocanın Marmara Adasi'ndaki yaşamlarını ve çevreyle kurdukları ilişkileri, objektif bir gözle incelenmesinde yarar var.

Avatar
Aliekber Bozkurt 2018-05-10 00:13:19

Çok çarpıcı bir yazı kaleminize sağlık