Dün, Beyoğlu’nda avarece dolaşırken, ara sokaklardan birindeki küçük bir hanın kapısına asılmış “Efemera Sergisi” ilanı dikkatimi çekti. Girdim. Sararmış fotoğrafların, kenarları zımbalanmış soluk yeşil TCDD biletlerinin, üzerinde “ödenmiştir” damgası bulunan “Terkos Şehir Suyu” faturalarının, sonradan renklendirilmiş Boğaziçi fotografilerinin basılı olduğu kartpostalların, Bafra, Yeni Harman, Sipahi ve Gelincik sigarası kutularının, içlerinde gencecik bir Ajda Pekkan fotoğrafının da yer aldığı eski kırk beşlik plakların sıra sıra dizildiği ışıklı sergiyi dolaşmaya başladım.

Duvarlardaki eski film afişlerine baktım. Clark Gable bıyıklı Ayhan Işık, üzerinde bir “Otobüs Şoförü” üniforması, güzelim gözlerini mahcupça yere eğmiş Türkan Şoray’a bakıyordu. Sararmış ve buruşmuş afişte Salih Tozan, muzipçe gülümsüyordu...

“Garbi Şimendifer Kumpanyası Eshamı”, “Konya Çiftçi ve Ziraatçı Birliği Tahvili” gibi adlar taşıyan değerli kağıtların sıralandığı “Menkul Kıymetler Galerisi”ni de gezdim. Bir zamanlar renkleri ateş kırmızısı, çimen yeşili olan, şimdi ise mahzun bir sararmayla boynu bükük duran kağıtlara şöyle bir göz attım.

Döndüm. Çıkış kapısına yakın bir yerlerdeki “Karneler” yazısını görünceye kadar yürüdüm. “Karneler” sözcüğü, çocukluğumu, ilkokul yıllarımı aklıma getirmişti. Küçük masalar üzerinde sergilenen karnelere baktım. Uçları kıvrılmış, renk renk okul karnelerini inceledim.

Üzerlerinde “Milli Maarif Vekaleti, İlkokul Karnesi” yazılı olan bazıları tek, bazıları da çift yapraklı karnelerde, Yurttaşlık Bilgisi, Türkçe gibi derslerin adı yazıyor ve karşısında da öğrencinin notu, “yazı ile pekiyi”, “rakam ile 5” diye gösteriliyordu.

Karnelerdeki birinin sahibi öğrencinin adına baktım. Öğrencinin, “Çorum Alaca İlkokulu 4. Sınıfından Mustafa oğlu Abdullah” olduğunu öğrendim. Gülümsedim. “Şimdi nerelerdesin acaba Abdullah?” diyedüşündüm.

Dışarıya çıktım. İstanbul’a uğultulu bir akşam iniyor, uzak Harbiye’nin çapkın kırlangıçları, tramvay tellerinin peşinden çığlık çığlığa Cihangir’e doğru uçuyordu. Hayatımda ilk kez gezdiğim bir “Efemera” sergisinden çıkıp, Tünel’e doğru yürürken, ellerimi cebime soktum. Elimin değdiği “İETT Tramvay Bileti”ni çıkardım ve özenle katlayıp, cüzdanıma yerleştirdim. Efemeranın ne olduğunu biliyordum artık…

Bir kelebek ömrü kadar

Günümüzde iyice yaygınlaşan, sergileri ve müzayedeleri de yapılmaya başlanan Efemera, kısaca değerli kağıt koleksiyonculuğu diye tanımlanıyor. Kelimenin aslı Yunanca “ephemera” ve günlük hayatta kullanılan basılı malzemeleri biriktirmek anlamına gelen bu kelime de yine Yunanca “her günlük” anlamındaki “epimeris” sözcüğünden kaynaklanıyor.

Nedir, sözcüğün İngilizce anlamı ise “bir günlük, kısa ömürlü” olarak ifade ediliyor. Bu da Ephemera adlı ve bütün ömrü sadece bir günden ibaret olan bir kelebeğin adından türetilmiş. Bir başka deyişle efemera, ömrü az, günlük hayatta kısa bir zaman içinde kullanılıp atılan nesnelerin biriktirilmesi merakını anlatıyor.

Kibrit, sigara, jilet ve çukulata kutuları, herhangi bir değeri kalmamış tahvil ve hisse senetleri, piyango, tramvay, tren, vapur, tünel ve otobüs biletleri, kartpostallar, film ve reklam afişleri, sergi katalogları, banknotlar, gazeteler, dergilerin biriktirilmesi efemerayı meydana getiriyor.

Efemera ile uğraşanlar, bu hobi ile ilgilenecek kişiler için, “çocukluğunda ya da gençliğinde kullandığı pek çok şeyi, bakmadan bir kenara atmanın hüznünü yaşayacak ve bundan böyle gündelik hayatta kullanıp atıverdiği şeylerde bir güzellik olduğunu görecek” diye konuşuyor.

Çöpe düşen tarih

Efemeranın ilk resmi kurucusu olarak kabul edilen Jefferson Burduck da işe çöplerden başlamış. Başlangıçta hiç ciddiye alınmayan Burduck’un biriktirdiği sigara kağıtlarından sakız paketlerine, kahve ve çay paketi etiketlerinden tebrik kartlarına kadar binlerce “önemsiz” eşya, bugün ünlü Metropolitan Museum of Art’ın Baskı Bölümü’nde sergileniyor.

Gözünüze ilişen ilk efemera sergisine girin lütfen. Sararmış otobüs biletlerine, uçları kıvrılmış okul karnelerine ve o uğursuz savaş yıllarının, iyice kısılmış gaz lambalı yoksul İstanbul gecelerinde yaşayanların gözleri gibi sakladıkları “Ekmek Karnelerine” bir göz atın.

Ünlü şair William Butler Years’ın “Bir kez olsun gözlerimden yorulmayan gözlerin / Hüzünle eğiliyor artık sarkmış göz kapaklarının altında / Ne kadar uzakta görünüyor yıldızlar ve ilk öpüşmelerimiz” şiirine, niçin “Efemera” adını verdiğini anlayacaksınız…

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.