Her hafta siyasetle ilgili bir şeyler yazmaktan biraz usandım.
Gerçi Türkiye’nin siyaset gündemi fırtınalarla dolu geçiyor, insan hiç konu sıkıntısı çekmiyor.
Konu çok ama çok da köşe yazarı var. 
Bu nedenle bakıyorsunuz bazı günler 8-10 köşe yazarı aynı konuyu yazmış.
Gerçi her birinin konuyu ele alış şekli, üslubu birbirinden farklı ama hep aynı konuları okumak insana bıkkınlık verebiliyor.
Ben referandumu izleyen 17 Nisan Pazartesi günü, henüz oylama sonuçlarını da bilmediğim için, Mevlana’nın Mesnevisinden bir hikâyeyi alıntılamıştım.
Birçok okurum, ‘’Dudu Kuşunun Hikâyesini’’ çok beğendiklerini, arada bir de olsa kendilerine böyle hikâyeler anlatmamı, telefonlarla, mesajlarla ilettiler.
Ben de siyasetten bunaldığım bu gün sizlere, İranlı büyük şair ve düşünür (13. yüzyıl) Şeyh Sadi’nin ‘’Bostan’’ isimli eserinden bir hikâyeyi, kısaltarak aktarmaya karar verdim.
Umarım beğenirsiniz…
‘’Şam tarafında akıllı bir adam dünyadan vazgeçmiş, bir mağaraya çekilmişti.
Ve o karanlık yerin köşesinde sabır ede ede ayağı kanaat hazinesine batmıştı.
Bu zatın ‘’Hudadost’’ (2) adı ile anıldığını ve insan kılığında, melek huylu bir kimse olduğunu işitmiştim.
Büyükler onun eşiğine baş koyarlardı.
Zira kendisi başkalarının kapısında yere kapanmış adam değildi.
Bu akıllı ihtiyarın bulunduğu memlekette zalim bir padişah vardı.
Zulmüyle, karşısına çıkan zavallıların pençesini büküyordu.
Cihanı yakan, acizlere musallat olan merhametsiz bir adamdı.
Onun acısı ile koca bir memleketin yüzü yas bağlamıştı.
Bir takım insanlar bu hükümdarın zulmü, rezaleti yüzünden göç ettiler.
Onun kötü şöhretini ülkenin her tarafına yaydılar.
Ve bir takımları -yoksul, yaralı- orada kaldılar.
Çıkrığın ardından (3) ona lanet etmeye başladılar.
Bir yerde zulmün eli uzandı mı, orada artık dudakların gülüp açıldığını görmezsin.
Bu hükümdar ara sıra şeyhi görmeye gelir lakin Hudadost ona yüz vermezdi.
Bir keresinde Şeyhe: ‘’Ey mübarek zat…’’ dedi…
‘’Bana karşı böyle nefretle yüzünü ekşitme. Bilirsin ben seninle dost olmak isterim. Böyle olduğu halde senin bu düşmanlığın nereden geliyor? Diyelim ki şu memleketin hâkimi değilim ama bir dervişten de aşağı kalmam. Beni herhangi bir kimseden üstün tut demiyorum; ancak herkesle nasılsan benimle de öyle ol diyorum.’’
Akıllı âbit (4) bu sözleri işitince birden köpürdü:
‘’Ey hükümdar!’’ dedi.
‘’Şu senin varlığın yok mu? Halkın perişan olması işte ondandır. Bense halkın perişanlığını sevmem. Sen benim sevdiğimin düşmanı iken bana dost olacağını aklım almıyor. Mademki Tanrının sana düşman olduğunu biliyorum, seni boş yere niçin seveyim? Eğer benimle dost olmak istiyorsan, Tanrının sana düşman olacağı işleri yapma. Dost gibi benim elimi öpeceğine, git benim dostlarımı dost edin. Hudadost
hiç bir zaman dostunun düşmanı ile dost olmaz.’’
Halkın mustarip gönülle yatmasına sebep olan o taş yüreklinin uyku uyumasına şaşarım.
Şeyh Sadi’nin hikâyesi burada bitiyor.
Bu aşamada yazımı okuyan eşim, ‘’Bu hikâye yarım kalmış gibi. Ben bu zalim padişahın sonunu merak ediyorum” dedi.
Ben de ‘’Zalim yöneticilerin encamını siyaset belirler. Beni bugün siyasete bulaştırma’’ dedim. 
1) Zâhit: Dünyadan el-etek çekerek Tanrı’ya yönelen kişi
2) Hudadost: Tanrı dostu.
3) Çıkrığın ardından: ‘’gece-gündüz’’ anlamına kullanılan bir deyim.
4) âbit: Tanrıya kulluk eden, ibadet eden

Önerilen Haberler
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.