1993 yılının ocak ayıydı. Kısa süreli kiraladığım eve kapanmış yüksek lisans tezimi bitirmek için gece gündüz çalışıyordum. Evde kamp kurmuş tezi yazıyordum. Bir yandan da o zamanlarda yayın hayatına yeni başlayan ve ilgi ile dinlenilen Radyo Anki’yi dinliyordum.  Radyo Büyükşehir Belediyesi’ne aitti ve Ankara’ya ilişkin günlük haberleri saat başı veriyordu. Çarşı Pazar fiyatlarını aktarıyordu. Yayına ara verildi ve haber spikerinin tümcesi:

“Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından gazeteci Uğur Mumcu evinin önünde arabasına konulan bombanın patlaması sonucunda hayatını kaybetti!”

Donup kalmıştım. Ellerimle kulaklarımı kapatmış, asla inanamamıştım. “Kaybetti” sözcüğü zihnimde sürekli tekrar ediyordu. Ne olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Evde televizyon yoktu ve radyonun sonraki haberlerini beklemeye başlamıştım. Bir süre sonra çok yakın arkadaşım kapının önündeydi. Onun da yüzü bembeyazdı. Konuşmakta zorlanıyordu. İçim yanmıştı.

“Biraz önce haberlerde duydum” demiştim. “Ne yapacağız?” diye sormuştu “Keşke bilsem” diyebilmiştim. Bir süre sessizce bekledik. Konuşamadık. İkimiz de bu haberin doğruluğuna inanamıyorduk. Onu seven ve ilgi ile okuyan herkesin içi yanmış, küle dönmüştü. Akşam Karlı Sokağa doğru gitmeye çalıştık. Mumlar yakılmıştı. Ancak güvenlik şeridinden ötürü yaklaşamamıştık. Uğur Mumcu hem benim hem de zamanın çok ötesine yayılan tüm kuşakların kendisine örnek aldığı dürüst, araştırmacı gazeteciydi. Kalemi çok güçlüydü.

Televizyon programlarında konuşuyor ve herkesi doğrularıyla inandırıyordu. Çok iyi bir hatipti. Yazdığı her yazı ilgiyle okunuyor, yaptığı her araştırma çok ses getiriyordu. Türkiye’nin gündemini belirliyordu. Onun yazdıklarını pek yalanlayan çıkmıyordu. Çünkü bilim adamlığı titizliği ile araştırmalarını kaleme alıyor ve tüm kanıtlarını da sunuyordu. Cumhuriyet aydınlanmasına inanıyordu.  

Geçen zaman Uğur Mumcu’yu, yazdıklarını, savunduklarını hep haklı çıkardı. O kalpaklı bir Kuvayı Milliyeciydi. İnandığı doğruların peşinden hiç sapmadan gidiyordu. Bu yüzden Uğur Mumcu “Adam gibi Adamdı”.  

O, aynı zamanda “yaşam boyu öğrenme” için önemli bir okuldu. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak” gibi çok önemli bir öğrenme yolunu işaret etmişti. Bütün çevresini aydınlatmak üzere dünyaya özel olarak gönderilmiş biriydi sanki. Belli ki suikastı planlayıp yapanlar için büyük bir engeldi.

Cenaze töreni Ankara’da yapılacak ve Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verilecekti. Bizler sabaha kadar uyumamış, törene nasıl katılacağımızı planlamıştık. “Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi” sözlerine dört elle sarılan binlerce insan, inadına “Uğurlarına” sahip çıkıyordu.

Uğur Mumcu tutkuyla bağlı olduğu Ankara’nın büyük caddelerini küçük adımlarla ve son kez güller ve karanfiller içinde adımlıyordu.   Ertesi gün insanlar akın akın tören alanına doğru gidiyordu. Yağmur yağıyordu ve yağmur insan seline karışıyordu.

İnsan seli yağmur nedeniyle azalacağına ıslak Ankara sokaklarında kat kat artıyordu. “Ankara’nın taşına bak” türküsü Ruhi Su’nun sesinden yükseliyordu. Cebeci’ye doğru binlerce insan yağmurun altında yürüyor, “Uğurlar Ölmez” sloganları ile cenazeyi takip ediyordu.

Biz üniversiteliler de bu yürüyüş grubunun arasında sesimiz kısılana kadar ve büyük bir öfke içinde hem bağırıyor hem de alkışlarla yürüyorduk. Başlangıçta ürkek olan alkışlar tokat gibi çarpıyordu Uğur Mumcu düşmanlarının yüzlerine.

Yürüyüşe katılanların oluşturduğu insan selinin başı ve sonu görünmüyordu. Bütün Ankara ve törene katılan hemen herkesin gözü yaşlıydı. Kabul etmek kolay değildi. Uğurlar, sağanaklara gözyaşlarını da ekleyerek yağıyordu. “Uğurlar Ölmez”  sesleri adımlar atıldıkça daha bir gür çıkıyordu.

Toprağa verildikten sonra törene katılan herkes gibi ben de bir boşluğa düşmüştüm. Mezar yerine kalabalıktan yaklaşamamıştık zaten. Nereye gideceğimi ben de bilemedim. Eve nasıl döndüğümüzü hiç hatırlamıyorum. Tüm haberler törenin görüntülerini aktarıyordu. Gözlerimden gelen yaşları durduramıyordum. Hayatımda hiç kimsenin arkasından bu kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Her 24 Ocakta darmadağın oluyorum ve eski adıyla Karlı sokağa yine uzaktan bakabiliyorum.   

 Almanya’dan bir arkadaşım aramış ve pek çok Almanın kendisine bir gazetecinin arkasından nasıl bu kadar kişinin yürüyebildiğini sormuştu. O da benim tutkulu bir Uğur Mumcu okuru ve hayranı olduğumu bildiğinden aynı soruyu bana soruyordu. O sadece bir gazeteci değil, “Dürüstlüğün, Cumhuriyetçi ve Atatürkçü” olmanın önemli bir simgesiydi. Bu nedenle ona sadece “bir gazeteci” denilemezdi. O bir gazeteciden öteydi. O bilgiyi bulma yollarını gösteren doğal bir eğitimciydi.

Bu tümceleri söylemiştim arkadaşıma ve hıçkırıklar içinde “Çok haklısın” diyerek telefonu kapatmıştı.

Aradan kaç yıl geçti. Uğur Mumcu’yu kaybetmenin acısı ve izleri bugün de aynı sıcaklığını ve tazeliğini koruyor. Türk basını çok büyük bir gazetecini kaybetmiştir. Uğur Mumcu günümüzde de yerinin hala doldurulamadığı gerçek bir gazeteci ve yazardır. Yaşasaydı bugünkü medya ve basının durumunu çok eleştirirdi.

O geride dokunduğu herkese uğurlar getiren, ülkesinin tam bağımsızlığına adanmış bir kalem ve hayat bırakmıştı…

Uğurlar Olsun!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.