Abdullah Ağırkan

Abdullah Ağırkan

Vicdanın Penceresinden İslam ve Siyaset

Türkiye’de toplumsal çürüme olgusu, son dönemde yaşanan gelişmelerle birlikte giderek daha belirgin bir hâle gelmiştir. Peki, bu durum nasıl ortaya çıktı? Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir iktidarın benimsediği insan profili anlayışı neydi ki, bugün imam hatip mezunu ve kendini dindar olarak tanımlayan kesimler bu noktaya gelmiştir?

Özünde İslam’ın tezi nettir oysa! 

Kur’an’da adalet bir tercih değil, emirdir: “Allah adaleti ve ihsanı emreder.”
Bu emir ertelendiğinde, tevil edildiğinde ya da iktidarın konforuna göre büküldüğünde olan şudur: Gençler dinden değil, dinin bu temsilindenuzaklaşır.

Türkiye’de bugün yaşanan kriz tam olarak budur.

İslam, emaneti merkeze alır. “Emanetleri ehline verin” (Nisa 58) buyruğu, sadece ahlaki bir öğüt değil; siyasal bir ilkedir. Liyakat ortadan kalktığında, kayırmacılık normalleştiğinde, bu ayet gençlerin zihninde susmaz. Hutbede okunur, hayatta inkâr edilir. Gençler bu çelişkiyi “imtihan” diye değil, adaletsizlik diye okur.

Kur’an iktidarı kutsamaz; iktidarı sınar. “Şüphesiz insan kendini yeterli gördüğünde azgınlaşır.” (Alak 6–7)
Ama Türkiye’de uzun süredir güç, azgınlık ihtimaliyle değil, dokunulmazlık zırhıyla konuşuyor. Hesap sormak fitne, soru sormak itaatsizlik, eleştiri ise nankörlük olarak kodlanıyor. Oysa İslam geleneğinde sorgulanmayan güç değil, zulüm üretir.

Gençlerin kopuşu burada başlıyor.

İsraf, Kur’an’da açık bir dille yerilir: “Şüphesiz müsrifler şeytanların kardeşleridir.” (İsra 27)
Ama gençler sabır ve kanaat öğütlenirken, lüksün ve ihtişamın normalleştirildiğini görüyor. Bu, ahlaki bir detay değil; iman–iktidar ilişkisinin çöküş noktasıdır. Çünkü ahlak, başkalarından talep edilip güç sahiplerinden esirgenirse, inandırıcılığını kaybeder.

Kul hakkı, İslam’da affı Allah’a bırakılmayan tek haktır. Buna rağmen Türkiye’de hak ihlalleri “niyet”, “beka”, “dava” gibi kavramlarla geçiştiriliyor. Gençler bu dili merhamet değil, meşrulaştırma diliolarak tanıyor.

En derin kırılma, dindar ailelerin çocuklarında yaşanıyor. Çünkü onlar İslam’ı sloganlardan değil, ahlaktan öğrendi. Şimdi gördükleri şey şu: Din, zalimi sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp, zalimle arasına mesafe koymayan bir dile dönüşmüş durumda. Bu yüzden ses çıkarmıyorlar. Çünkü ses çıkarmanın “dine karşı” olmakla eş tutulduğu bir yerde, susmak bazen son sığınak oluyor.

Kur’an uyarır: “Bir topluluk kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d 11)
Gençlerin sessizliği tam da bu ayetin işaret ettiği noktada duruyor. Bu bir inanç kaybı değil; temsile verilen ahlaki bir red cevabı.

Aslında…

Bugün gençler Allah’tan değil;
adaleti erteleyenlerden,
emaneti çiğneyenlerden,
dini iktidarın kalkanı hâline getirenlerden uzaklaşıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar