Muratcan Işıldak
Türkiye’de Adı Konmamış IMF Programı ve 2027’ye Giden Yol
Türkiye ekonomisi son yıllarda çok ilginç bir dönemden geçiyor. Resmî olarak “IMF programı uygulanıyor” denilmiyor. Hatta iktidar uzun süredir IMF karşıtlığı üzerinden siyasal söylem üretmeye devam ediyor. Ancak ekonomi yönetiminin attığı adımlara, uygulanan para politikalarına, kemer sıkma tedbirlerine, faiz yaklaşımına ve bütçe disiplinine bakıldığında; 2014 sonrası giderek derinleşen ve özellikle son üç yıldır sertleşen “adı konmamış bir IMF programı” fiilen uygulanıyor.
Üstelik bu program yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal sonuçlar da üretiyor.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Türkiye’de ağır ekonomik programların sonunda siyaset değişir.
Bugün uygulanan modelin temel amacı aslında oldukça net:
döviz kurunu kontrol altında tutmak,
enflasyonu baskılamak,
uluslararası finans çevrelerine güven vermek,
rezervleri toparlamak,
ve dış yatırımcıyı yeniden Türkiye’ye çekmek.
Bunun için de klasik ortodoks ekonomi politikaları uygulanıyor:
yüksek faiz,
daralan kredi,
düşük ücret baskısı,
kamuda tasarruf,
vergilerin artırılması,
ve tüketimin frenlenmesi.
Aslında bunların tamamı Türkiye’nin geçmiş IMF programlarından aşina olduğu yöntemlerdir.
Fakat bugünkü fark şu:
Program IMF tabelası olmadan yürütülüyor.
Ekonominin başına getirilen teknokrat kadroların uluslararası piyasalara verdiği mesaj da zaten buydu:
“Rasyonel zemine dönüyoruz.”
Bu ifade finans çevreleri açısından oldukça tanıdık bir cümledir.
Peki sorun ne?
Sorun şu:
Bu tür programlar kısa vadede finansal istikrar sağlayabilir; ancak toplum üzerinde ciddi sosyal maliyet üretir.
Bugün Türkiye’de geniş toplum kesimlerinin yaşadığı temel problem tam olarak budur.
Resmî enflasyon ile hissedilen hayat pahalılığı arasındaki fark büyüyor.
Orta sınıf hızla eriyor.
Gençler geleceğini yurtdışında arıyor.
Emekliler sistem dışına itiliyor.
Kredi kartı borçları artıyor.
KOBİ’ler finansmana erişmekte zorlanıyor.
İş dünyası yüksek faiz altında sıkışıyor.
Özellikle sabit gelirli kesimler açısından süreç her geçen gün daha ağır hissediliyor.
Ekonomide bazen rakamlar düzelirken toplum bozulur.
Bugün Türkiye’de yaşanan durum biraz da budur.
Makro göstergelerde belirli toparlanma sinyalleri verilse bile; sokaktaki vatandaşın hissettiği ekonomik gerçeklik farklıdır.
İşte tam da bu nedenle ekonomi ile siyaset arasındaki bağ yeniden kritik hale geliyor.
Türkiye siyasal tarihinde ekonomik programların seçim üretme kapasitesi çok yüksektir.
1994 krizi sonrası siyasal sistem değişti.
2001 ekonomik çöküşü mevcut düzeni dağıttı ve yeni bir siyasi iktidar ortaya çıkardı.
Kemal Derviş programı ekonomiyi toparladı; ancak siyasi maliyetini dönemin iktidarları ödedi.
Bugün de benzer bir tarihsel döngü oluşuyor olabilir.
Çünkü uygulanan mevcut ekonomi modelinin toplumsal maliyeti 2026 itibarıyla çok daha görünür hale gelecek gibi duruyor.
İktidar açısından temel hedef büyük ihtimalle şu:
2026 boyunca enflasyonda belirli düşüş göstermek,
rezervleri toparlamak,
uluslararası piyasalarda güven oluşturmak
ve ardından kontrollü bir siyasi atmosfer yaratmak.
Tam da bu nedenle erken seçim tartışmaları giderek daha fazla konuşuluyor.
Burada önemli olan nokta şu:
Türkiye’de seçimler yalnızca siyasi değil, ekonomik takvimle de şekillenir.
Bugün görünen tablo; üç yıllık sıkı para ve mali disiplin sürecinin ardından iktidarın yeniden seçime gitmeyi tercih edebileceği yönünde.
Benim kanaatimce Türkiye 2027 Kasım ayında sandığa gidecek.
Çünkü ekonomi yönetimi açısından bakıldığında bu tarih kritik bir eşik oluşturuyor.
Neden?
Çünkü sıkı ekonomi programlarının toplum üzerindeki baskısı sonsuza kadar sürdürülemez.
Bir noktadan sonra siyasi meşruiyet ihtiyacı ortaya çıkar.
İktidarlar ekonomik programların ilk dönemindeki maliyeti topluma ödetir; son aşamada ise kontrollü rahatlama ve seçim atmosferi oluşturmayı hedefler.
Bugün uygulanan modelin siyasal mantığı da büyük ölçüde buna benziyor.
2027’ye kadar:
- enflasyonda göreceli düşüş,
- kontrollü kur politikası,
- rezerv birikimi,
- uluslararası finans çevrelerinden olumlu mesajlar
oluşturulmaya çalışılacaktır.
Ardından ise seçmen karşısına:
“Zor dönemi atlattık”
söylemiyle çıkılması muhtemeldir.
Ancak burada iktidarın önündeki en büyük risk toplumsal yorgunluktur.
Çünkü ekonomik krizler yalnızca cebinizi değil, toplum psikolojisini de değiştirir.
Bugün Türkiye’de özellikle genç kuşaklarda ciddi bir gelecek güvensizliği oluşmuş durumda.
Üniversite mezunları umutsuz.
Beyin göçü hızlanıyor.
Konut krizi büyüyor.
Gelir dağılımı bozuluyor.
Ekonomik programların sürdürülebilirliği yalnızca piyasa güveniyle değil, toplumsal rızayla mümkündür.
Eğer toplum ekonomik yükün adil paylaşılmadığını düşünürse, en güçlü ekonomik programlar bile siyasal olarak kırılgan hale gelir.
Bugün Türkiye’nin temel meselesi yalnızca faiz ya da enflasyon değildir.
Asıl mesele;
hukuk güvenliği,
kurumsal öngörülebilirlik,
liyakat,
üretim ekonomisi,
eğitim kalitesi
ve demokratik istikrardır.
Çünkü güçlü ekonomi yalnızca Merkez Bankası kararlarıyla kurulmaz.
Güven duygusuyla kurulur.
Önümüzdeki iki yıl Türkiye açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal yeniden şekillenme dönemi olacak gibi görünüyor.
Ve büyük ihtimalle 2027 Kasım’ında sandık geldiğinde seçmen yalnızca ekonomik tabloyu değil;
son on yılın birikmiş yorgunluğunu da oylayacak.