Battal Özkapıcı
Çalışmak da Yoksulluktan Kurtarmıyor
Türkiye’de yoksulluk, maalesef artık sadece işsizin, aylıksız kalanın değil; maaşını alan ama o maaşın
kendisine yetmediği milyonlarca insanın ortak kaderi haline geldi.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 Gelir Dağılımı verilerine göre, pastanın en büyük dilimini
alan yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ine yakınını kaparken; en alt dilimdeki yüzde 20’lik
nüfus, pastanın yalnızca %6,4'lük kısmını alabiliyor. Zenginle yoksul arasındaki uçurum neredeyse 7,5
kata dayanmış durumda. Gelir dağılımındaki bu eşitsizlik, (adaletsizliği 0 ile 1 arasında ölçen ve 1'e
yaklaştıkça uçurumun derinleştiğini gösteren) Gini katsayısının 0,410 seviyesinde kalmasıyla da
doğrulanıyor. Sosyal yardımlar çıkarıldığında katsayının 0,473'e yükselmesi ise, mevcut yardımların
eşitsizliği ancak sınırlı ölçüde frenleyebildiğini gösteriyor. Büyüyen ekonominin nimetleri tavan
yaparken, tabana sadece kırıntılar düşüyor.
Dikkat çeken bir başka çarpıcı gerçek ise “çalışan yoksulluğu”. Günümüzde iş sahibi olmak da,
yoksulluktan kurtuluş bileti olmaktan çıktı. Özellikle asgari ücretle çalışanlar, hizmet sektöründe
güvencesiz işlerde çırpınanlar ve o kıt emekli maaşıyla hayata tutunmaya çalışan yaşlılarımız,
enflasyonun kıskacında adeta nefes alamıyor. Ücret artışları enflasyon karşısında hızla eriyor;
cebimizdeki paranın ne kadar eridiğini alışveriş fişlerine bakarak acıyla görüyoruz.
Enflasyonun yıllık bazda yavaşladığı söylense de bu haber soframıza yansımıyor. Kira, gıda ve enerji
faturaları, dar gelirli hanelerde gelirin aslan payını götürmeye devam ediyor. Özellikle
büyükşehirlerdeki fahiş konut maliyetleri, kent yoksulluğunu kronikleştirmiş durumda.
Devletin sosyal yardımları şüphesiz bu noktada can simidi görevi görüyor. Yaşlı aylıkları, engelli
maaşları, eğitim destekleri… Kısa vadede açlığı ve evsizliği önlüyor. Ancak bu yardımlar ne yazık ki
kalıcı bir çözüm sunmuyor; yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman onu yönetmeye yarıyor
ve uzun vadede “yardıma bağımlı” bir yapı yaratma riskini taşıyor.
En vahimi ise yoksulluğun artık sadece maddi bir eksiklik olmaktan çıkması. Niteliğini kaybeden
eğitim sistemi, kaliteli sağlığa erişememek, dijital dünyanın dışında kalmak ve güvencesiz işler,
insanları “sosyal dışlanma” bataklığına sürüklüyor. Bu çarkta en çok da kadınlar, çocuklar, engelliler
ve göçmenler eziliyor. Yoksulluk maalesef aileden kalan bir mirasa dönüşüyor; alt sınıftan gelen
çocuklar, anne babalarının imkânsızlıklarını devralarak büyüyor.
Öyleyse bu tablo karşısında ne yapmalıyız? Bireysel tasarruf öğütleriyle veya dönemsel paketlerle bu
işin içinden çıkamayız. 2025 Türkiye’sinde yoksulluk, bireyin tembelliğinden ya da kişisel
eksikliğinden değil; ekonomik ve sosyal yapının ürettiği derin bir krizdir. Kalıcı çözüm; üretken
istihdamı artırmaktan, ücretleri gerçek yaşam maliyetine endekslemekten, nitelikli ve parasız kamusal
eğitimi bir sınıf atlama aracı olarak yeniden ayağa kaldırmaktan ve en önemlisi, lütuf değil hak
temelli sosyal politikalardan geçiyor.
Yoksulluğun, insanların ve ülkelerin geleceğini tükettiğini bilmemiz gerekiyor...