Battal Özkapıcı
Ekonomiyi Teoriler mi, Kurumlar mı Yönetir?
Bir ülke dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olabilir. Bir başkası altın, bakır veya nadir madenler açısından zengin olabilir. Bir diğeri genç ve eğitimli bir nüfusa, güçlü bir sanayi altyapısına ya da stratejik bir coğrafi konuma sahip olabilir. Fakat bütün bunlar tek başına zenginlik garantisi değildir.
Çünkü ekonomik kalkınmayı belirleyen yalnızca sahip olduğunuz kaynaklar değil, o kaynakları nasıl yönettiğinizdir. Aynı doğal kaynaklara sahip iki ülke, yıllar sonra tamamen farklı refah düzeylerine ulaşabilir. Birinde petrol geliri eğitim, teknoloji ve altyapıya dönüşürken, diğerinde siyasi rantın ve yolsuzluğun kaynağı olabilir. Mesele kaynakların varlığı değil, kurumların kalitesidir.
Ekonomide sık sık teorileri tartışıyoruz: Kamu harcamaları artırılsın mı? Faiz düşürülsün mü? Vergiler azaltılsın mı? Devlet ekonomiye daha fazla mı, daha az mı müdahale etsin? Bunlar önemli sorular. Ama çoğu zaman daha temel bir soruyu unutuyoruz: Bu politikaları kim uygulayacak ve kim denetleyecek?
Çünkü en doğru ekonomi politikası bile kötü kurumların elinde amacından sapabilir. Kamu harcaması üretken yatırımlara giderse büyümeyi destekleyebilir; siyasi sadakat karşılığında dağıtılırsa rant yaratabilir. Merkez bankası fiyat istikrarını koruyabilir; siyasi baskı altına girerse para değerini kaybedebilir. Piyasa rekabet ve yenilik yaratabilir; hukuk zayıfsa güçlü olanın kurallarını dayattığı bir düzene dönüşebilir. Yani aynı araç, farklı kurumlarda bambaşka sonuçlar doğurabilir.
Bugünün dünyasında bunun çok sayıda örneğini görüyoruz. Bazı ülkeler doğal kaynak gelirlerini gelecek nesiller için biriktirirken, bazıları bu gelirleri günü kurtarmak için harcıyor. Bazı ülkeler genç nüfusunu üretken bir işgücüne dönüştürüyor, bazıları ise eğitimli gençlerini başka ülkelere kaptırıyor. Bazı ülkelerde devlet yatırımcı için güven anlamına gelirken, bazılarında sürekli değişen kurallar belirsizliğin kaynağı oluyor. Aradaki fark çoğu zaman petrol, maden veya insan kaynağının miktarında değil; hukukta, liyakatte, şeffaflıkta, hesap verebilirlikte ve kurumların bağımsızlığında ortaya çıkıyor.
Bu nedenle ekonomik başarıyı yalnızca büyüme oranlarıyla ölçmek de yanıltıcı olabilir. Bir ekonomi kısa vadede hızlı büyüyebilir. Fakat büyüme üretkenlik yerine borçlanmaya, üretim yerine ithalata, yatırım yerine ranta dayanıyorsa bu başarı sürdürülebilir olmayabilir. Asıl başarı, ekonomik büyümeyi kurumsal kaliteyle birlikte sürdürebilmektir. Çünkü güvenin olmadığı yerde yatırım ertelenir. Hukukun öngörülebilir olmadığı yerde girişimcilik zayıflar. Liyakatın yerini siyasi sadakat aldığında kamu kaynakları verimsizleşir. Hesap verebilirlik ortadan kalktığında ise yanlış kararların maliyetini toplum öder.
Belki de ekonomi politikalarının en fazla gözden kaçırılan tarafı budur:
Ekonomiyi sadece ekonomi yönetmez.
Hukuk da yönetir; siyaset de yönetir; kurumlar da yönetir; toplumsal güven de yönetir. Bu yüzden bir ülkenin kalkınmasını yalnızca "hangi ekonomik modeli uyguluyor?" sorusuyla açıklamak mümkün değildir.
Daha doğru soru şudur:
"O modeli hangi kurumlarla ve nasıl uyguluyor?"
Dünyada doğal kaynakları kıt olduğu halde zenginleşen ülkeler var. Ve belki de günümüz ekonomisinin en önemli dersi şudur:
İyi kurumlar olmadan en iyi ekonomik teori bile kötü sonuç verebilir.
Çünkü ekonomide mesele yalnızca doğru politikayı bulmak değil; doğru politikayı doğru kurumlarla, toplum adına uygulayabilmektir.