Güneş, adaların üstünden yenice yüz gösteriyor. Hava, damakta iz bırakan şarap tadında. Sahilde bir ben varım. Kıpırtısız, masmavi düzlüğe bakıyorum. Ötelerde küçücük bir leke. Aklıma mülteciler geliyor. Yazık! Karşıya geçmekte geç kalmışlar.

Eğilip suda suretimi arıyorum. Bir, iki, üç derken; renk renk, çeşit çeşit, irili ufaklı balıklar geliyor. Belli ki söyleşecekler benimle.

"Kanal İstanbul’dan geçerken bizden de geçiş ücreti alırlar mı?" diye söze giriyor  uskumru.

O, Boğaz’ın has balığı. Galiba o da İstanbul kaçkını olmuş ki buralarda dolaşıyor.

“Kaçkın!”

“Ayıp!” diyor içimden bir ses. “Onlar, 24 Haziranda sınavı tam puanla geçtiler.”

“Olsun. İstanbul bu. Uğruna verilecek her sınav kazanmak gerek.”

Dilimde Yahya Kemal’in dizeleri:

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,

Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yada

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”

Bu, kanal konusunu Yahya Kemal’e sorsalardı ne derdi acaba?

Ya üstat Münir Nurettin, yine aynı besteleri yapar mıydı?

Hafız Burhan, boğazın iki yakasından da dinlenen gazelleri kanalda da söyler miydi?

Yoksa Fikret yine;

“Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,

Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid."

(Sarmış yine ufuklarını bir inatçı sis / Gittikçe koyulaşan bir ak karanlık.) mı derdi?

Dalıp gitmiş olmalıyım ki daha önce bu sularda hiç görmediğim bir balığın boru gibi sesiyle kendime geliyorum.

“Ben lago lago. Sizin söyleyişinizle balon balığı. Basra Körfezi’nden yenice geldim. Müstakbel İslambol’un hayaliyle yaşayanları iyi bilirim. Bizimkiler, para balık gibidir. Nereden ve nasıl geldiği değil; livara girmesi önemlidir, derler.” diyor. Son cümleyi söylerken tam karşısındaki kofanayı tepeden tırnağa süzüyor.  

Livar…

Kerpeten gibi bir sözcük. Yüreğimi sapından tutup çekiyor.


“Atın beni mor kuşaklı bir takaya götürün
İri gözlerimde keder kılıcımda hüzün
Satın beni, satın beni.
Rakı için.”

Kılıçbalığının Öyküsü’ nde Halim Şefik, bana göre acıyı azaltmak için “livar” yerine taka demiş olmalı. 

“Livara düşen İstanbul”

Başka ne diyebilirim ki şimdi ben?

***

Işıltılı sardalya sürüsü dolduruyor bir anda sahili. Bir ağızdan bağırıyorlar:

“Deniz bizim evimiz. Kimselere vermeyiz. Deniz bizim evimiz. Kimselere vermeyiz.”

İçim kıpır kıpır oluyor. Demek bu balıklar Sait Faik’in;

“Sinağrit Baba’ya büyüyen gözleriyle, “Bizi kurtar şu lanetlemeden” der şeklinde bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz meydana getiren ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Fakat hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay bulunduğunu biliyordu; fakat bilmiş olduğu bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir.”

satırlarını okuyup kavramış. 

       Demek insanımızın unuttuğunu balıklarımız yapar olmuş, diyorum.

Gerçekten, bütün balıklar bir araya gelse, insanoğlu ne yapar acaba, diye soruyorum kendi kendime?

              ***

Önce gölgesi düşüyor önüme. Geniş bir yay çizip az öteye konuyor.

“İstanbul deyince aklıma martı gelir.
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık, yarısı kuş.
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir,
bir varmış, bir yokmuş.”

Ah be Bedri Usta, biliyorum bu martıyı sen gönderdin.  

Levreğin dudaklarında hınzır bir gülüş.

“Papazın Çayırı”nda, pardon “marinaları”nda Kanal martılarıyla Boğaz martılarının  maç yaptıklarını görür gibi oluyorum. Birinin forması Boğaz mavisi, ötekinin de Kanal yeşili…”

 

Dilimde çok bilinen bir şiir:

“Gökdelenlere oturmuşum

Oturmuş da bir yalelli tutturmuşum

İslambol’un mermer taşları

Başıma da konuyor martı kuşları”

“ Hop! Hop!” diyor mercan.

Balık işte! Orhan Veli, kanal manzaralı rezıdınsta “İstanbul Türküsü”nü başka türlü  söyleyecek değil ya!

***

             Orfozu pek severim. Balıkların ağır abisidir. Nicedir görmemiştim. Geldiğine pek  

             sevindim. Hoşbeş etmeden soruyor bu kez:

“Trump ne diyor bu işe?”

“Onu köpek balıklarına sorsan!” diyorum. “Ne de olsa okyanusun öte yakasını onlar

biliyor.  Hem o bu günlerde Kudüs’te Riyad’da yaptığı kılıç dansının bedelini tahsil

etmekle meşgul.”

“Ya o, söz verdik, geç bile kaldık, isteseniz de istemeseniz de yapılacak, aculluğu

nedir?” 

“Of of bu orkinostur. Ne derim şimdi ona ben?”

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Nazım’ın dediği gibi deniz olunmalı elbette. Çünkü deniz olamayanların insan olması mümkün değil.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
demir kaya 2020-02-04 03:41:15

usta ne desem az böylemi yazılır beynine saglık beynimi yaktın

Avatar
Muhsin Salman 2020-02-06 11:32:55

Tüm olumsuzluklara karşın hala şiirle bakabilmek dünyaya.